. . . . . GAZETECİ – YAZAR

Author

Abdurrahman Pala

Abdurrahman Pala has 59 articles published.

Gerçekleri görmek veya eskiye özlem

Yazılar içinde tarafından yazıldı

 

Son günlerde CHP, HDP çıkışlarıyla aslında inkar ettikleri, ama her haliyle belli olan ittifakı “oylarımıza muhtaçsınız” diyen HDP yöneticileri  “İstanbul ve Ankara seçimlerini bizim sayemizde kazandınız” diye avaz avaz bağırmaktan geri kalmadılar.

 

Milletimiz artık gerçekleri görmektedir.

 

Kimin kiminle işbirliği yaptığını, “ortak buluşma noktası ihanet” de kimlerin bir araya geldiğini hayretle izlemektedir.

 

Aslında Türk milletinin dikkatlerinden kaçmaması gereken nokta şudur.

Başta ana muhalefet olmak üzere Erdoğan karşıtı tüm oluşumlar bir merkezden yönetilmektedir.

 

Bir orkestra uyumuyla hangi oluşumun hangi sesi çıkaracağı tek merkezden planlanıyor.

 

Bana öyle geliyor ki;

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan düşmanlığı üzerine birleşen bu güruhlar, aslında söylediklerini yapamayacaklarını biliyorlar.

 

Araştırmacı Bekir Ağırdır “Türkiye’de muhalefetin yapısal değişikliği yapabilmesi için 33 milyonun üzerinde oy alması gerektiğini” söylüyor.

 

Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu denendi ve CHP’nin yüzde 20’nin oyunun üzerine koyabildikleri kadar  oy koydular.

 

Muharrem İnce’nin aldığı oy sayısı Erdoğan’ın aldığı oyun yarısını ancak geçebildi.

 

Bugün Muharrem ince de ayrı parti kurdu.

 

Bir oldukları dönemdeki gibi İP ve HDP’nin oylarını üst üste koysalar, üzerine de Ak Parti hainleri Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun  oylarını ekleseler bile 33 milyon oyu bulmaları mümkün görünmüyor.

 

Bu aşamada toplumu infiale sürükleyecek eylemler gerektir.

 

3600 ek gösterge üzerinden emeklileri kışkırtmaya çalıştılar. Bir çok hareket gibi o da tutmadı.

 

Kağıt toplayıcılar dahil, her türlü fırsatı değerlendirip ortamı germeye ve yeni tedirginlikler yaratmaya çalışıyorlar.

 

Hiç birinden bekledikleri ilgiyi bulamadılar

 

Şimdi de eski senaryoları gündeme koyacaklar.

 

Kemal Kılıçdaroğlu şöyle diyorsa:

 

-“2023 öncesi sokağa silahlı kişileri salarak bazı kişileri öldürtebilirler”

Biliniz ki, Kılıçdaroğlu ‘silaha sarıldı’ PKK ve DHKP_C cinayetler işleyecek.

 

Biz bu filmi daha önce de gördük.

Bahriye Üçok’dan Ahmet Taner Kışlalı’ya, Bedrettin Cömert’ten Karafakioğlu’na Recep Haşatlı’dan  İlhan Darendelioğlu ve Gün Sazak’a birilerine suikast yapıp bunu ülkücü gençlerin üstüne yıkmak CIA ve uzantılarının eskiden beri uyguladıkları bir taktik.

Plan ve programı güncellemeyen kudurmuş köpekler yine aynı sesleri çıkarmaya ve eski senaryoları gündeme almaya çalışıyorlar.

 

Bunların sözcüsü de Kemal Kılıçdaroğlu

Ak Parti sözcüsü Ömer Çelik siyasi cinayetler gündemini oluşturmaya çalışan Kemal Kılıçdaroğlu’na sert çıktı. Twitter’da mesaj yayınlayan Çelik şöyle dedi.

“Cumhurbaşkanımızın önderlik ettiği güçlü siyaset sayesinde hükümetlerimiz döneminde Türkiyede siyasi cinayetlere ve faili meçhullere son verilmiştir. Böylece siyasetin vesayet odaklarınca sistematik şekilde manipüle edildiği devir kapanmıştır.

CHP Genel Başkanının “belli kişileri öldürmek”ten ve “siyasi cinayetler”den bahsederek Sn Cumhurbaşkanımızı hedef göstermesi ahlaki olmayan bir tavırdır ve sorumsuzluktur. Karanlık dönemlerde planlı kurguların parçası olan bu yaklaşımın tekrar edilmesi asla kabul edilemez. Ülkemize yönelik istikrarsızlaştırma siyaseti güden böylesi bir hareket, sadece Türkiye düşmanlarının beşinci kol faaliyetlerine hizmet eder.”

Bence Ömer Çelik daha sert çıkmalıydı.

Nazikçe “eski zamanlar geride kaldı” demek istemiş

Ama

Kemal Kılıçdaroğlu ve ita amirlerinin bu nezaketten anlayacağını sanmam

 

 

Afganistan meselesi

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Afganistan üzerine oynanan oyunlar ve yazılı senaryolar 1980’de başladı.

O günkü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin orayı işgal edip başına da Babrak Karmal’ı devlet başkanı yapması ABD’nin soğuk savaş dönemi planlarını alt üst etti. O günkü ABD yönetimi önce SSCB’ye karşı bişeyler yapması gerektiğini, bunu da çok acil olmasını düşündü. Yapılan şey ise Taliban’ı destekleyerek SSCB’nin ülkeye hakim olmasını engellemekti.

Geldiğimiz noktada 1989 da SSCB’nin zayıflaması ve dağılması ile  ABD Afganistan üzerinde rahatlamasına vesile oldu. Taliban SSCB’den sonra 11 eylül 2001’e kadar ülkeyi yönetti.

Sovyet işgalinin sona ermesinin ardından iç savaşların ülkeyi kasıp kavurduğu, savaş ağalarının kendi bölgelerinde derebeylik tarzı hüküm sürdüğü, yolsuzlukların, infazların ve rüşvetin ayyuka çıktığı bir dönemde sahnede yerini alan ve Afganistan’ın son 25 yılına damga vuran Taliban örgütü  artık ABD’nin hedefiydi.

Arapça talib (öğrenci) kelimesinin çoğulu Taliban (öğrenciler) adını benimseyen örgüt, ülkenin güneyinde Molla Ömer Ahund liderliğinde yaklaşık 50 medrese öğrencisiyle birlikte 1994’te kuruldu. Aslen Kandaharlı olan Molla Ömer, bir süre Pakistan’da ardından da Kandahar’ın kuzeyindeki Meyvend ilçesinde medrese eğitimi aldı. Sovyet işgaline karşı savaştı. Öldürüldükten sonra  Şura yönetimine geçen ve birden fazla klik ve grupların bulunduğu Afganistan’da Ne zamanki 2001’de ABD, “Artık hiç bişey eskisi gibi olmayacak” sözü ve mottosu ile başlayan yeni senaryoya geçti. İkiz kulelerin vurulmasında katkısı ve talimatı olduğu iddia ettikleri ve CIA ajanı olduğunu artık bugün çok net bildiğimiz  Usame Bin Ladin üzerinden işgalini meşru göstermeye çalıştı.

Bu defa ülkeyi işgal eden ABD’nin karşısında  Taliban vardı.  Düne kadar SSCB’ye karşı mücadele eden dün desteklediği Taliban’ı hedefe koydu.

Taliban mücadelesini kendi insiyaktifi içinde sürdürdü. 20 yıl boyunca “Sizin saatiniz bizim zamanımız var” diyerek kendi bildiği düzende mücadele etti.

Bugün ise; ABD askerleri, 20 yıldır savaştığı Taliban’la anlaşarak, ilk aşamada belirtilen şartlar da yerine getirilmeden Afganistan’dan çekilmesini tamamladı. 20 yıl boyunca ABD’ye hizmet etmiş kişilerinde ülkeyi terketmek için uçağın peşinden koşmaya kadar her türlü  eyleme kalkışan bu insanlar Taliban’ın yönetime el koymasıyla geleceklerinden endişe etmeye başladılar.

Guantanamo zindanları hafızalarda tazeyken endişe etmeleri normal. Ama Taliban da gelişi ile birlikte genel af çıkardı. Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin ülkeyi 169 milyon dolarla birlikte terkedip BAE’ye sığınması resmin yeni şeklini ortaya çıkardı.

Bundan sonra ne olacak?

Ülkeyi yönetme konusunda önünde herhangi bir engel olmayan Taliban, bundan sonra ülkenin yönetimini elinde tutacak gibi görünüyor. Çin; BAE ve Suudi Arabistan Taliban yönetimini tanıdı. AB başkanı Borrel, Taliban ile hemen temasa geçmeleri gerektiğini resmen açıklıyor.

Görünen o ki Taliban yeni kurduğu  şura ile adını ne koyacaklarsa Afganistan’ı yönetecekler.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İDEF açılışında Taliban ile ilişkiye sıcak mesajlar verirken, Muhalefet, ABD’nin yalanlamak zorunda kaldığı “ Erdoğan Biden ile anlaştı” teraneleriyle ortalarda dolaşıyor.

Kendi demeçlerini kendilerinin yalanlamasına şahit olmuştuk. Ama demecin ABD tarafından yalanlanması ilk defa görüldü.

Türkiye, Afganistan’ı gözardı edemez.

Masada olmalı, hatta Afganistan masasını Türkiye kurmalıdır.

Büyük abi olarak oradaki oluşuma diplomatik gerekler içinde destek de olmalıdır.

Bu coğrafyada Türkiye olmadan hiçbir senaryo başarıya ulaşmaz. Suriye’de Irak’ta bundan sonra yeni gelişmeler de olacaktır.

DÜNYA SU GÜNÜ için…

Günün İçinden içinde tarafından yazıldı

İlk kez 1992’de  Türkiye’den Süleyman Demirel’in de katıldığı  ve Türkiye’nin en yüksek düzeyde temsil edildiği Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı‘nda önerilen Dünya Su Günü, 1993 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edildi. Bu tarihte Cumhurbaşkanı olan merhum Turgut Özal “zaman gelecek bir galon su bir galon petrole eş değerde olacak” demişti. Geçen sene yaşadığımız petrol krizinde 14 dolara kadar düşen petrolün varili gerçekten bir galon su’dan daha ucuz kalmıştı.

Suyun israf edilememesi ve halkın toplumların bilinçlendirilmesini amaçlayan Dünya Su Günü maalesef toplum tarafından gerekli ilgiyi görmedi.

İnsanımız yine, traş olurken, diş fırçalarken açık çeşme modelinden vazgeçmedi.

 

En büyük sorunlarımızdan biri olan israf özellikle Türk insanı için maalesef hiç önemsenmeyen ve geleceğimizi karartan bir büyük proplemimiz olarak önümüzde duruyor.

 

Dünyadaki toplam su miktarı 1400 milyon km3. Bu suyun % 97,5.i denizlerde ve okyanuslardaki tuzlu sulardan oluşmakta… Geriye kalan yalnızca % 2,5.i tatlı su kaynağı olup çeşitli amaçlar için kullanılabilir olduğu belirlenmiş.  Küçük bir orana sahip olan tatlı suyun %68,7’si buzullarda, yüzde 30,1’i yeraltı sularında, %0,8’i tiyal (devamlı donmuş haldeki toprakaltı tabakası) tabakasında ve sadece %0,4’ü yüzey sularında ve atmosferde bulunmaktadır.

Yüzey sularında ve atmosferde bulunan su miktarı; sulak alanlarda, nehirlerde, bitkilerde, hayvanlarda ve toprakta nem olarak depolanmaktadır. Hesaplamalar ışığında dünya üzerinde toplam tatlı su miktarının sadece 35,2 milyon km3 söylenebilir.

 

Hala israfa devam ediyor, hala suya gerektiği önemi ve özelliği vermiyoruz.

 

UNICEF’e göre 2017 yılı itibari ile 2,1 milyar insan temiz içme suyundan, bunun yaklaşık iki katı sayıda insan ise günlük hijyen imkanından yoksun. Herkesin üzerinde uzlaştığı bu konunun çözümü konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bu görüşlerden ilki su tekelleri ve su tekellerinin yönlendirdiği Dünya Bankası, Dünya Su Konseyi, Birleşmiş Milletler gibi kuruluşlarının savunduğu tezdir. Bu kuruluşların ana politikası farklı modellerle tarif edilse de suya ulaşımda ve su yatırımlarında özel sektörün payını arttıran, suyun sınırlı bir kaynak olduğu ve bu yüzden suya ulaşımın paralı olması gerektiğini savunan iddialar üzerine kurgulanmıştır. Bu su tekelleri; Nestle, Veolia, Thames Water gibi senelik milyarlarca dolar kazançları olan firmalardır.

Toplumumuzun çeşme suyunu kullanmak, içeceği suyu arıtmak tercihi yerine paket damacanalarla su satın alması Bu gibi sudan para kazanan firmaların ekmeğine kaymak sürmektedir.

 

Nestle’nin Türkiye’de artezyenden çıkardığı suyu, biraz yumuşatarak  doğal kaynak suyu diye sattığını yakınen bilirken insanımıza hiç değilse bu çok uluslu şirketlerin ürünlerini almamalarını öneririm.

Su yokluğu özellikle Çok uluslu şirketler ile emperyal emelleri olan devletler, kişi ve kurumlar nezdinde aynı zamanda istismar vesilesidir.

Afrika’daki su ve tuvalet yoksunluğuna dikkat çeken Bill Gates gibi “yardımseverler” ise tuvaleti olmayanlar için ucuz tuvalet tasarımları gibi sorunu bağlamından koparan göz boyayıcı faaliyetlerle gerçek sorunların üstünü örtmektedir.  Diğer tarafta ise temiz suya ulaşımının bir hak olduğunu savunan ve suyun kesinlikle bir meta olarak görülmemesini talep eden bir kesim bulunmaktadır.

 

Dünya’da 2 milyara yakın Müslüman var. İslama göre su bir değerdir, nimettir ve ticaret metaı olamaz. Yerel yönetimler halkına erişilebilir rakamda veya ücretsiz su temin etmek zorundadır.

Bunu da bir kenara yazın…

 

Küresel su sorununa karşı su kaynaklarımızın iyi yönetimini ve sürdürülebilirliğini sağlamak en öncelikli görevimiz. Gelecekte oluşabilecek risklere karşı bugünden önlemimizi alalım, suyumuzu verimli kullanalım.

Japonya’da lavabo’dan akan suyu bir hortum vasıtasıyle rezervuar’a transfer eden bir proje görmüştüm.

Başlıca yapabileceğimiz tasarruflar da şöyle olabilir.

  • Ekonomik musluk başlığı kullanarak ciddi bir şekilde su tasarrufu yapabiliriz.
  • Diş fırçalarken ya da tıraş olurken musluğun kapalı olmasına özen göstermeliyiz.
  • Duş yaparken sıcak su musluğunu açtığımızda gelen ilk soğuk suyu tekrar geri sisteme veren vana yapıları kullanılabilir.
  • Arabalarımızı kendimiz yıkamaktan vazgeçmeliyiz.
  • Bahçe sularken suyu çok dikkatli kullanmamız şart.
  • Sifon haznesine 1 litrelik pet şişe koymak da oldukça önemli. Böylelikle her seferinde 15 litre suyun gitmesine engel olabiliriz.

 

Dünya Su Günü kutlu olsun!

 

**************************

İstanbul’un su sorunu

Kuraklık ve mevsim normallerinin altındaki yağışlar İstanbul’un barajlarını yüzde 20 seviyelerine düşürmüştü. Sonra yağan kar ve yağmurlarla doluluk arttı. Ama tehlike geçti mi?

Hayır

Uluslararası istatistik kuruluşları kişi başı günlük harcanacak su miktarının 25 litre olmasını tavsiye ediyor. Halbuki İstanbul’da kişi başı düşen su miktarı 185 litre ile 220 litre arasında değişiyor.

İstanbul yüzeysel su kaynakları ile beslenen bir şehir. Yağışlı mevsimlerde gelen sular baraj ve regülatörlerde toplanarak gerekli arıtma işlemlerinden sonra şehre veriliyor. Tabii nüfusun artması ve coğrafi olarak hizmet alanının genişlemesi sebebiyle şehir artık su anlamında kapasitesini neredeyse aşmış durumda.

Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı yılda 8 bin metreküp imiş…Bugün bu rakamın sadece günlük 2 milyon ikiyüz bin  metreküp olması bizi kendimize getirmeli.

İstanbula su sağlayan barajların yanında ıstrancalar’dan, yetmedi Bolu’daki Melen çayından su taşımak gibi pansuman tedbirler halkı yeterli bilinçlendiremediğimiz için işe yaramadı. Bundan sonrası için de toplum bilinçlenmediği sürece, su tasarrufuna dikkat etmediği sürece, hele hele İstanbul nüfusu bu hızla artmaya devam ederse Fizan’dan su getirseniz soruna çare bulmak zordur.

 

Mehmet Akif Ersoy için rahmetle…

Günün İçinden içinde tarafından yazıldı

İstiklal Marşı’mızın TBMM birinci meclisinde kabul edilişinin sene-i devriyesinde vatan şairi Mehmet Akif Ersoy çeşitli yönleriyle ele alınıyor.

Herkes kendine göre;

Ya Mehmet Akif’in kişiliği,

Ya da İstiklal Marşı’nın Meclis’te kabulü üzerinden çeşitli anekdotlarla olayla bağını kurmaya çalışıyor.

Kimse daha önce içinde olduğu ittihat ve terakki partisi içindeki uyuşmazlıklardan, Akif’in oradan ayrılma gerekçelerinden, Mustafa Kemal ile  bile neden fikir ayrılığına düştüğünden bahseden yok.

Akif’i vatanından uzaklarda Mısır’da fakir ve zillet içinde yaşamaya mecbur eden gerekçeler nelerdi?

Bunları da araştıran yok.

Bir İstanbul beyefendisi olarak doğan, büyüyen, babasının rahle-i tedrisinde çok iyi yetişen Mehmet Akif Ersoy, vatana kurulan tuzakların farkında olarak mutlaka bişeyler yapılması, bunun da mutlaka hemen yapılmasına olan inancı dolayısıyle umud ettiği her kapıyı çalmış bir Türk vatan evladı…

İttihat Terakki’ya katılmasını da ayrılmasını da bu çerçevede değerlendirmek gerektir.

Birinci dönem ilk mecliste milletvekili adayı gösterilen ve seçilen Akif, neden ikinci dönemde birinci dönemden bir çok milletvekili olmasına rağmen  dışlanmıştır?

Kur’an-ı Kerim’in “Asrın idrakince İslamı söyletmeye yarayacak” çalışmalara başlaması teşvik edilirken, Neden daha sonra  Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından  Elmalılı Hamdi Yazır ve Rifat Börekçi sahneye çıkarılmıştır.

Mustafa Kemal ve arkadaşları onu hicrete yollamak, veya hicrete mecbur etmek için neler yapmışlardır?

Veya soruyu şöyle soralım.

Mustafa Kemal ve arkadaşları İstiklal Marşı birinci Meclis’te ayakta alkışlanır ve kabul edilirken, bu marşın yazarını neden hicret etmek zorunda kalacak pozisyona sokmuş veya İstiklal Marşı şairinin çok sevdiği vatanından uzaklaşmasına neden göz yummuşlardır?

Aslında bütün bunlar  akademik çalışmalara konu olabilecek başlı başına bağımsız konulardır.

Gerçek tarihimiz yazıldığında bu gerçekleri görme, bilme ve duyma şansımız olacaktır.

Sırtında hırkası yokken verilen ikramiyeyi kabul etmeyen o yüce insanı daha iyi anlayabilmek için bana göre; SAFAHAT’taki ASIM’a bakmak gerektir.

Mehmet Akif burada biraz da kendinden rivayetle hayalindeki Türk gençliğini resmetmişti.

Mehmet Akif İlim ve fenden uzaklaşmayan, mütedeyyin, dini ilimlerle de mücehhez bir Türk nesli hayali içindeydi.

Bunun için tek kanatlı eğitimi reddetmişti.

Akif, Türk insanının çok çalışmasını arzu etmişti.

Çalışkan, ilim ve fenni tahsil etmede mahir, İslami ilimlere de vakıf adaletli bir gençlik onun hayali

Bugün onu anlamak için ASIM bölümünü bir başka dikkat ve ferasetle okumak gerektir. Diye düşünüyorum.

Daha iyisi gerçek tarih yazıldığında…

 

 

Kuşatılmışlığa karşı tek vücut olmalıyız

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Türkiye her bir tarafından kuşatılmıştır.

Hak ile batılın savaşı, iyi ile kötü’nün mücadelesi bu…

Böyle de devam edecek.

Kimse bu fasid dairenin biteceğini, şekil değiştireceğini veya vazgeçeceklerini düşünmemelidir.

Biden başkan olduğu 20 Ocak’tan bu yana çok az görüşme yaptı. Önüne konulan kararnameleri imzaladı.

Bi de bişey söyledi.

AMERİKA GERİ DÖNDÜ

Bir çok kişinin farkında olmadığı bu cümle Türkiye için çok önemli.

Eşref Bitlis paşa hala çözülemeyen bir uçak kazasıyla şehit edilmişti.

Bitlis- Tatvan hattında düşen helikopter ile şehit edilen 11 vatan evladının şehadetinde de bit yeniği arıyorum ben…

Atlas Jet’in uçmasına izin verilmemesi gereken bir uçağıyla Nükleer fizikçilerimiz Engin Arık ve Fatma Şenel Boydağ ile 4 uzman fizikçimiz şehit edilmişti.

Uçmasına normal prosedür uygulansa izin verilmeyecek bir uçakta 5 tane pırlanta bilim insanımızı bizden aldılar.

O uçağa uçuş iznini de fetöcü olduğu sonradan belli olan birkaç hain vermişti.

Mogadişu baskınıyla, Türkiye’nin kontrol ettiği Cerablus’a füze atılmasının aynı zamana denk gelmesi tesadüf olamaz.

Emperyal güçler dört bir yandan saldırılarını sürdürüyor.

Bakın!

Bir yıldır ininden çıkmayan, hafta sonu düzenli ayinler için bile görünmeyen Emperyal güçlerin dini uzantısı Katolik papa Irak’ı ziyaret ediyor.

Bu ziyaret Türkiye’ye mesaj niteliğindedir.

Şii liderlerle bir araya gelen, görüşen, Sistani’nin de çok memnun olduğunu söylediği ziyaret aslında bölgeyi İslamın kuşatmasına karşı bir harekettir.

Bölgeyi Türkiye eliyle İslam şekillendirmesin diye müdahale ediyor Vatikan.

Siyonizm ile Papalık emellerini gerçekleştirmek, bölgenin islam tarafından kuşatılmasını engellemek istiyorlar.

Akil müslümanlar için bu mesele sürpriz olmamalı.. Vatikan’ın kurucuları Tapınak şövalyeleridir. Merkezi İsviçredir. Bugün ise Emperyal güçlerin emellerine Tapınak şövalyelerinin mantığıyla hizmet etmektedirler. Bugün de Ehl-i Sünnet müslümanların içine tapınak şövalyeleri mantığı ve kiniyle giren Şii’leri gündeme almak aslında İslam’a dolayısıyle Türkiye’ye karşı operasyonun parçasıdır. 

Türkiyeli herkes oyunu görmeli ve vatanını hiçbir bahane ve gerekçenin arkasına saklanmadan savunmalıdır.

Gün güçbirliği yapacağımız, dünyaya tek yumruk olduğumuzu göstereceğimiz gündür.

Unutmayın!

Vatan yoksa hiçbir şey yoktur.

ABD ile savaşımız bitmez.

Günün İçinden içinde tarafından yazıldı

Gara’da sadece çılgın Türklerin yapabileceği bir operasyonla ortalama 5 yıldır esir tutulan değerli asker, İstihbarata elemanı ve yetişmiş kadrolarımız içinden seçilip kaçırılmış şahsiyetlerdi.

Kahpece başlarına kurşun sıkılarak şehit edilen  isimleri şöyle;

Erhan Pekçetin, Aydın Günel, Sedat Yabalak, Vedat Kaya, Semih Özbey, Hüseyin Sarı, Mevlüt Kahveci, Sedat Vardar, Ümit Gıcır, Adil Kavaklı, Müslüm Altuntaş, Sedat Sorgun, Süleyman Sungur.

2 Ekim 2015 tarihinde Ağrı’daki birliğine katılmak için yola çıkan er Adil Kabaklı
24 Temmuz 2016’da Lice’de alıkonulan Vedat Kaya
15 Temmuz’da alıkonulan Jandarma Er Süleyman Sungur
21 Eylül 2016’da Hakkari’de alıkonulan Uzman Erbaş Mevlüt Kahveci
2 Ekim 2015’te alıkonulan topçu er Müslim Altıntaş
Aydın Köse, Muhammet Salih Kanca

Ben onlara rabbimden rahmet diliyorum. Ama Şehitlik peygamberlikten sonraki en yüksek makamdır. O makama erdikleri için onların mutlu olduklarını düşünüyorum.

Her Türk şehitlik gibi bir makama erebilmek için dua eder.

Hazreti Ömer, Hazreti Ali gibi…

*****************

Gara meselesi üzerine kimin ne dediği veya diyeceği, nasıl tavır alacağını çok merak ettim.

Muhalefet, sözcüsü marifetiyle “Kahrolsun PKK” diyemedi.

Ama

Güzel bir teklif yaptı.

“Şehitlerimiz için 3 gün yas ilan edilsin.”

Bunu da alkışlıyorum.

Beni mutlu eden ve vicdanımı seslendiren siyasi ise MHP lideri Devlet Bahçeli oldu.

Bahçeli “PKK’nın sonu göründü” diye müjde verirken,” Gara üzerinden devleti ve orada yapılan operasyonu bahane ederek devleti karalamak  PKK’yı aklamak demektir. Bu dil terörist karayılanın dilidir.Türk devleti Gara’ da hata yapmamış, ihanete bedel ödetmiştir.”

Aynen benim düşüncelerim.

Gönül istiyor ki; istihbarat sızıntısı olmasa ve esirlerimiz sağ salim kurtarılabilseydi, operasyonun başarısı taçlanacaktı.

Meseleye gelince;

ABD ilk açıklamasına “eğer doğruysa” şerhini koymuştu.

Türkiye devleti büyükelçiyi bakanlığa çağırarak belgeleri ve videoları göstererek gerçekleri kafasına vura vura kabul ettirdi.

Ne oldu? diyebilirsiniz.

ABD, yeni açıklama yapmak zorunda kaldı.

Bu bile dünya üzerinde Türkiye’nin ABD’ye karşı zaferi olarak algılandı ve gazeteler buna göre manşetler attı.

Bundan sonra ne olacak?

Hiç merak etmeyin!

Savaşımız devam edecek.

Türkiye, ABD ile hele hele Biden’in ABD’siyle her sahada karşı karşıya gelecek ve bazen diplomatik bazen de stratejik savaşlar yapacağız.

Unutmayın!

Güneyimize 11 tane (Daha sonra bi daha ilave etti) mevzi inşa eden sonra da onları terkedip giden Trump ABD’sinden sonra, şimdi Biden’in ABD’si Yunanistan’în Türkiye’ye bakan bölgelerine yığınak yapıyor.

Zaten Doğu Akdeniz’de karşımıza başkaları çıkıyorsa da aslında ABD ile stratejik savaşıyoruz. Yunanistan’a yapılan askeri yığınakların nasıl bir saldırıya hizmet edeceğini biz bilmiyoıruz.

Ama inanıyorum devletim biliyor.

Beni tanıyanlar bilir. Daha önce de yazdım.

Bu savaş iyi ile kötünün, hak ile batılın savaşıdır.

Biden’in ABD’si yeniden İŞİD’i canlandıracak ve emellerine hizmet eder hale getirecektir.

Daha dün benzer bir provokasyon yaşandı. Üç tane füze atıldı Erbil’e… Bunlardan ikisi ABD üslerinin yakınına düştü.

Al sana ABD için sebeb

 

Asıl mesele başka

Günün İçinden/Makaleler içinde tarafından yazıldı

The economist

Adlı bir dergi var.

Rothschidler ailesinin

Belki yayın toplantısını yapmıyorlardır ama; orada  KAOS planlanıyor ve servis ediliyor.

Geçen Aralık ayındaki kapaklarından biri Dünya haritası daha doğrusu kürenin üzerine CLOSED yazmışlardı.

Tek olay bu değil.

2013 yılından beri yaptıkları her kapak ile belli mesajlar ve algı yönetimini hedefleyen, belli bir fikre hizmet eden yayınlardı. 

ABD’de kongre baskını oldu.

Baskını yapanlar güvenlik görevlileri önden kaçtı baskıncılar arkadan merdivenleri tırmandı.

CIA ve FBI gibi güçlü kurumlara sahip ABD’nin böyle bir baskını istihbar etmemiş olması düşünülemez.

Şimdi 50 eyalet için nokta atışlı ayaklanma raporları veren bu kurumlar Kongre’nin basıldığı gün hangi önemli iş üzerinde çalışıyorlardı ki; baskını öğrenemediler ve dahası engel olamadılar.

Trump ile birlikte ABD özelinde emperyal güçleri oluşturan ailelerin gizliden gizliye bir kavgaları vardı. Bu kavga direk birbirlerini hedef almasa da sinsice sürüyordu.

Twitter aracılığıyla önce Trump’ın dünyaya mesaj vermesini hesaplarını askıya alarak engellediler.

Ardından baskını azmettiren Trump’mış gibi bir algı operasyonuna başladılar.

20 Ocak’ta yapılan devir teslim töreninden önce Trump’ı azletmeye kararlılar.

Şimdi Trump’ın azil sürecini başlatan Kongre’deki hakim güçler, bundan sonrası için de hiç basit düşünmüyor. Her ne kadar  açıklamalarıyla ayaklanmayı desteklemediğini söylese de Trump’ı infaz edecekler bu kesin belli oldu.

Mesele sadece bir seçim olayı değildir.

Küreselcilerin 1932 yılından kalma kapanmamış hesapları var.

İşte Economist’in bu haftaki kapağı

“HESAPLAŞMA”

Kimin kimiyle hesaplaştığını anlamak için ipucu ise derginin şu ilk cümlesinde…

“Senato onu mahkum etmek için çok hızlı hareket etmelidir.”

Biçer döver tarlaya girdiği zaman  bir taraftan ekini biçer diğer taraftan saman balyası yapar bir diğer taraftan da buğdayları depolar.

Küresel güçler de öyle…

Uygulama alanı Çin’den başlattıkları Corona Virüs ile  dünyayı kaos kaplamasını sağladılar.

Dünya’da gözlerini diktikleri ne kadar değerli maden varsa IMF ve diğer kurumlar aracılığıyla ele geçirdiler.

Şimdi ekonomileri felç olmuş  ulus devletlere bir de aşı satacaklar.

Ayakta kalmaya çalışan ulus devletlere karşı yeni ve gizli bir savaş başlatarak dünya’da ulus devleri yoketmeye çalışacaklar. ve bir çoğunu da teslim alacaklar.

Dünya’daki insanları tek tip düşünen insanlar haline getirebilmek için yeni senaryolar uygulayacaklar.

Corona virüs 2016 dan beri planlanan bir KAOS planıydı. Biçer döver gibi dünyayı biçtiler.

Corona ile özdeşleşen Biçer döver’in kazanımları içinde hesaplarına göre tek eksik ölü sayısı…

Onlar daha fazla can kaybı, daha fazla itlaf ve 65 yaş üstü emekli taifesinin dünya’dan yokedilmesini hedeflemişlerdi.

Bu tutmadı.

Ben dünya nüfusunun azaltılması konusunda küresel güçlerin yeni operasyonlara start vereceğine inananlardanım.

Bakalım bekleyip göreceğiz.

Büyük usta Kenan Akın

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Bugün çok üzücü bir haber aldım.

Meslek büyüğüm, kendisinden çok şey öğrendiğim gazeteci Kenan Akın’ı da bu virüs belası aramızdan almış.

“Bana bişey olmaz” deyip kurallara uymayanlara, maske-Mesafe ve Temizlik kurallarını hafife alanlara kapak olsun.

Bu virüs, zengin fakir, genç ihtiyar,kadın,erkek demiyor. Ulaştığı herkesi alıp götürüyor. Ona göre…

Kenan Akın ile tanışmamız Çatalçeşme sokağın köşesinde olmuştu. Tercüman o zaman henüz Cağaloğlu binasında. Kenan Akın da öğle molasında Erkan Yiğit ile dolaşmaya çıkmış. Ben Dünya’da ve Türkiye’de Sabah gazetesinde çalışıyorum. Çatalçeşme sokak Fetih İşhanında. Köşe başındaki Güle Güle  apartmanında Ortadoğu gazetesi, tam karşısında Türkiye gazetesi var. Köşe de de Cami var. Caminin önünde karşılaştık. Onlar büyük gazete biz ise fakir ve tirajı az bir gazetenin mensubuyuz. Onlar Sultanahmet Köftesi yemekten geliyor, ben ise köşe bakkaldan yarım ekmek arası helva koydurmuşum açlığımı gidereceğim.

Hiç unutmam

Üstümde enine çizgili bir thsirt vardı. Kenan abi

-Boyuna çizgili giyeceksin ki şişmanlığın ortaya çıkmasın

dedi. (O zaman çok da şişman değildim ama)

Gülüştük

Ayaküstü bir kısa sohbetten sonra onlar Molla Fenari yoluyla Tercüman’a ben de Sabah gazetesi binasına yöneldim.

Muhteşem bir dost idi.

Tercüman’da çalıştığım zamanlar da  ayrı servislerdeydik. Ben Almanya servisi sayfalarını yapıyordum.

O zaman ana gazete bitince orada kullanılan haberleri pikajdan alıp yeniden pikaj yapıyor idik.  Pikajda iken gelir

-Apo benim imzamı büyük koy

derdi.

Yolumuz 1998 yılında Türkiye gazetesinde kesişti.

TGRT TV’de yönetmeni olduğum programlar “Gör Bak neler olacak” hamlesi ile ABD’li uzmanlar tarafından yayından kaldırılmıştı. Ben hiç bişey yapmadan köşe yastığı gibi oturuyordum.

Birgün Rabbim Rahmet Eylesin Enver Abimizin de olduğu bir yemekte Kenan Akın sağında oturuyordu.

Ben Enver abiye hitaben

-Abi ben çalışmadan maaş alıyorum. Bana iş verin

dediğimde Kenan Abi o büyük insan

-Enver abi bana verin Abdurrahman’ı gazetede biz onunla iyi anlaşırız”

deyiverdi.

Öğleye kadar TGRT, öğleden sonra Türkiye gazetesi elemanı oluverdim.

Onun izinden gazetede bana düşen ne iş varsa yaptım.

Birgün sabah kalktığımız da Kenan abi beni odasına çağırdı. Önce faciayı anlattı. Erkan Yolaç TV sayfasında yeteri kadar yer alamadığı ve kötü eleştirildiği için Ertan Türer arkadaşımızı Enver Abiye şikayet etmiş. Enver Abi de gece yarısı Kenan Abiyi aramış ve

-Ertan’ın işine son verin

Demiş

Kenan abi bana dediki

-İçimizde Televizyon işini senin kadar bilen yok. Aynı zamanda gazetecisin. TV Magazin müdürlüğüne geç ve TV sayfasını yap

deyiverdi.

Bir de ekledi

-Ertan’ın başına gelenleri unutma ayağını denk al dengeleri gözet  

O günden ayrıldığımız güne kadar Türkiye gazetesi için çalıştık. Zaten gazeteden beraber çıkışımız verildi.

Dostluğumuz hiç bitmedi. Hep onu örnek aldım. Hep ona danıştım. Ölümüne kadar da sürekli arar sorar duasını alırdım.

Rabbim rahmetiyle mukabele etsin.

Yeni Yıl’a girerken…

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Pandemi gölgesinde geçen koca bir yılı daha tamamladık.

 

İnşallah gelen gideni aratmaz. Ve 2021 yılı bizim için, ülkemiz için dünya için hayırlar getirir.

 

İslam dünyasının birleşmesi, uyanması, gerçekleri görmesi, emperyalizmin uşağı olmaması için varması gereken şuura erer.

 

İnşallah

 

Yeni yıl Türk Dünyası’nın küllerinden uyanırcasına bir araya gelmesi mümkün olur ve Türk Birliği’nin kurulduğu ve dünya’ya korku saldığı bir yıl olur.

 

Yeni yılı kutlama meselesi öteden beri tartışma konusu olmuştur.

 

70’li yıllarda  bir tarafta laik gençlerimiz yılbaşı gecesini kutlarken, Milli görüş çizgisindeki akıncı gençler de  1 Ocak “Mekke’nin Fethi” programları yapar, ve şuurun ayrışmasını temsil etmeye çalışırlardı. Bu konuda Ülkücü gençlik çok hassas olmazken, Akıncı gençler ise bunu taraf meselesi olarak algılarlardı.

 

Bu toplantılarda başta Şevki Yılmaz, Oğuzhan Asiltürk gibi hatipler Erbakan hocanın önünde yılbaşı kutlamalarını yapanları yerden yere vururlardı.

 

Bir Hristiyan geleneği olan ve Hazreti İsa’nın doğum günü olarak kabul edilen 1 ocak kutlanır.

 

Burada da sıkıntı var.

 

Eğer Noel bir Ocak’sa 24 Aralık’ta Hristiyan aleminin kutladığı Noel ne anlama gelir?

 

Anlamış değilim.

 

Ben Yılbaşı’nı yeni bir yılın başlangıcı ve istatistiki bilgi ihtiva eden bir dönüm olarak görüyorum.

 

Ne ona hakettiğinden fazla şöhret yüklemek, ne de tamamen reddedip “o gece Yılbaşı kutlayanlar Cehennemin derinliklerini dolduracaklardır” gibi hiçbir mesnedi olmayan safsatalara inanmak isterim.

 

Günah günahtır. Eğer eyleminiz günahsa yılbaşı gecesi işlenmiş olması ona farklı anlam yüklemez.

 

Eskiden PTT diye aramızda bir şaka manzumesi vardı.

 

-Yılbaşı’nda ne yapıyorsun?

 

-PTT

derdik.

 

PTT bildiğimiz  Posta idaresi değil  Pijama Terlik Televizyon  anlaşılırdı. Yani evde eskisi gibi ne halimiz varsa aynısı demekti.

 

Şimdi;

Bilgilerimizi yenileyelim.

 

1 Ocak yeni bir takvim yılının başlangıcıdır.

 

Noel değildir.

 

Noel 24 Aralık gecesidir.

 

1 Ocak Mekke’nin Fethi de değildir.

 

Çünkü;

 

Resululllah S.A.V. 3 Ocak günü Mekke fethi için yola çıktı. 13 Ocak’ta Hudeybiye meydanı denilen alana 10 bin kişilik ordusuyla yerleşti. Gece her köşeye bir sahabe oturtarak orada bir ışık yaktırdı. Bunu gören Ebu Süfyan (O gün müşrik orduları başkomutanı idi) ‘Vallah muhammed çok büyük bir orduyla gelmiş arafat işikları gibi bir mahşeri topluluk var burada’ dedi ve Mekkenin teslimini kabul etti. Peygamberin ordusu 4 ayrı koldan Mekke’ye girdi. Tek kan dökmeden 4 şehit 13 Mekkeli kaybıyla şehir teslim olmuştu. Resulullah önce kabedeki putları kırdı. bahçesindeki putları bastonuyla devirdi ashabıyla orada namaz kıldı.

Mekke’nin fethi için bir tarih koyacaksak  bu 13 ocak olmalı.

 

 

 

Borsa nereye gidiyor?

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Oldum olası Borsa işlemlerine güvenim yoktur. İnişler çıkışlar ve spekülatif hareketlerden kurtulamaz borsamız… Girişler de çıkışlar da bir gizli el tarafından yönetiliyor gibi siyaset ile yakın ilgi içindedir.

7 Kasım TCMB Başkanı’nın değişimi, 9 Kasım Hazine ve Maliye Bakanı’nın değişimi sonrasında yoğun yabancı girişi ile 11 Kasım’dan itibaren tarihinin en yüksek seviye rekorlarını kıra kıra ilerleyen BIST100, 15 Aralık’ta 14. kez en yüksek rekorunu kırarak eski rakamla 140 bin sınırına dayandı ki hayalleri süslerdi bu rakam bir zamanlar. Son 1.5 ayda TL bazda yüzde 25, dolar bazında yüzde 32 getiri sağlayan Endeksin; yıl sonu rallisi, yıl başı rallisi derken önü açık gibi duruyor. 

Bu arada Borsada bundan sonrası için tahminler de gelmeye devam ediyor. Verileri yan yana koyduğumuzda pozitif ve negatif görüşler ortaya çıkmaktadır.

Alnus Yatırım Araştırma Müdürü Yunus Kaya tarafından hazırlanan Strateji Notu bir tehlikeye işaret ediyor. Özetle global ve yurtiçi borsalardaki son dönemdeki artışların 2021’de devamının beklendiği ancak kârların 2021’de fiyatlandığı kadar artmaması halinde reel ile finansal dünya arasında farkın daha da açılmasıyla “balon” riskinin artacağı öngörülmektedir.

Hangisi kazanır, zaman gösterir ama iyimserliğin gazına gelmeden, kötümserlikle körelmeden bazı öne çıkan unsurları listeleyelim:

Merkez Bankalarının sürekli parasal genişleme ile piyasaya para enjekte etmesiyle varlık fiyatlarında artış kaçınılmaz duruyor. Gelişmiş 4 Ülke/Bölge Merkez Bankası (G4 MB) bilanço büyüklüğü 2019 sonunda 16.5 trilyon dolar iken 2020 sonunda 25 trilyon dolara yaklaştı. Dünyadaki tahvillerin 18 trilyonu negatif faizle fiyatlanırken çoğu yüzde 2 yi bile aşmayan faizle işlem görüyor. 

Hisse senetleri piyasasında ise sürekli yükseliş ile çarpanlar her yıl bir öncekine göre artıyor. Yani şirket aynı şirket, kârı aynı ama artık öncekine göre yüzde 100den fazla değerle işlem görüyor çünkü para pompalanması ile değerlemeler ve çarpanlar arttı. Bu konuda en güzel örnek Dünyanın 1 numarası haline gelen Apple olacaktır. Apple’nin 2018’de 265 milyar dolar geliri varken net kârı 59.5 milyar dolardı. 2019’da 260 milyar dolar geliri varken net kârı 55.2 milyar dolar oldu. 1.5 ay önce açıkladığı 2020 yılında ise 275 milyar dolar geliri varken net kârı 57.4 milyar dolar oldu. 2019’a başlarken bu şirketin piyasa değeri 693 milyar dolardı, 2020’ye başlarken 1.3 trilyon dolar ve 2020 biterken 2.1 trilyon dolar piyasa değeri var. Bu noktada F/K dediğimiz son bir yıllık kârın kaç katından işlem gördüğü çarpanına dikkat çekmek gerekir. Bu örnekte gerçek hayatta yerinde sayan Apple şirketinin hisseleri borsada, 2019 başında 12 F/K ile işlem görürken 2020 başında 23 F/K ve şimdi 2020 biterken 37 F/K ile işlem görmektedir. Yükselen F/K şirketin kârlılığının da artacağını göstermiyorsa bir balon nasıl şişiriliri gösteriyor olabilir. Bu durum, finansal piyasalar ile reel piyasaların arasının açılması durumunu daha da artırıyor.

2019’da yüzde29, 2020’de yüzde14 yükselen ABD S&P500 Endeksi son günlerde 2000 krizi hariç tutulduğunda son 100 yılın en yüksek F/K değeri olan 37’ye, PD/DD ise 4.1 ile son 19 yılın en yükseğine ulaştı. (Kaynak:Multpl.com Ek grafik)  Tahminlere bakılırsa biryıl sonrası için F/K 23ler civarında ve bu da son zamanların en yüksek düzey. Credit Suisse 18 Kasım tarihli raporunda 2021’de S&P500’de % 21 kâr artışı beklediğini ve Endeksin de % 12 artışla 4050’ye ulaşacağını öngördü.  

G4 Merkez Bankalarının açıkladığı programlara göre 2021’de bilançolarının yaklaşık 3 trilyon dolar daha büyümesi bekleniyor. Üstelik arada piyasalar ek serum isterse biraz daha para basarlar. Dolayısıyla ne tahvilde ne hissede trendi bozacak bir durum oluşmaz gibi gözüküyor. Ayrıca bu sayede tarihin en borçlu dünyasında, “beklenebilecek borç krizi” de bu yıl sorun olmayacaktır. Görünen o ki artık kendi piyasaları doyduğu için gelişmekte olan ülkelere de yöneliyorlar. Son 5 haftada Rusya hisselerine 0.9 milyar dolar, Türkiye hisselerine 1.3 milyar dolar sermaye girişi yaşandı.

Ama “piyasa, sürprizlere açık” diye biliyoruz, hangi yıla başlarken beklentiler ile biterken gerçekleşme aynı oldu ki? FED’in yıla başlarken 2 faiz artırımı yapacağını açıklamasına karşın “U” dönüşü ile 3 kez faiz indirimine gitmesi ve ardından ABD-Çin barış süreci global piyasaların 2019u iyi geçirmelerini sağladı. 2020’de reel ekonomiler pandemiden büyük etkilenirken bu kez paraya boğulan piyasalar, varlık fiyatlarını artırdı. 2021’e başlarken ise parasal bolluk içinde yüzen piyasalar rüyası hakim. Ama bu aşının yan etkileri 2021’de ortaya çıkabilir. Dışardan bakınca borçlanmanın arttığı, gelir eşitsizliğinin daha büyüdüğü, süper star zenginlerin arayı daha da açtığı dünya sanki pek güven vermiyor. 2019’da 40’dan fazla ülkede gösteriler olmuştu, pandemiden bu yıl bu gösteriler azaldı ama 2021 ve sonrasının bu konuda önü açık. 

Borsada şişme

Türkiye borsası için baktığımızda 2020’nin ilk 10 ayında 6 milyar dolarlık hisse satıp çıkan yabancıların, 7-9 Kasım’da ekonomi üst yönetimindeki değişimin iyimserliği ile 1 milyar dolarlık alımı 3 haftada yaptığı görüldü. Geride kalan banka ve sanayi hisseleri atak yaptı, BIST100 rekor üstüne rekor kırdı. Goldman Sachs’ın 8 Kasım raporunda 8 reel sektör hissesinde yüzde 35-yüzde58 arasında potansiyeller dikkat çekiyorken Ünlü Menkul’ün 9 Kasım raporunda Garanti Bankasına yüzde 60 ve diğer bazı hisselere de yüzde 22-45 aralığında potansiyel tanıdığı görülmüştür. Buna göre 2021 BIST100 hedef 169,500 (yeni 1695) olmaktadır. Başka kurumlardan da gelen raporlar dikkate alındığında hem yurtdışından hem yurtiçinden borsanın 2021’de çok iyi getiri sağlayacağı beklentilerine sahip olduğunu görüyoruz. 

Bu noktada ABD borsalarınınki gibi Türk Borsasının çarpanlarının durumu gündeme gelir. Genelde BIST100’e bakılıyor (son F/K 11.7) ama BIST’in yayınladığı konsolide veriler dikkate alındığında Borsanın F/K oranı son yılların en yüksek oranı 18’e geldi. Bu durum grafikte görüldüğü üzre 2010’da BIST’in yüzde 17.7 F/K ile o dönemin en yüksek seviyesine ulaştığı döneme benzerlik gösteriyor.  (Ek Grafik) Çözüm: Eğer fiyatlar tehdit oluşturmadan artacaksa 2021’de kârların ciddi artması gerekecek. Örneğin 2010’da F/K zirveyi gördükten sonra BIST bir ay kayıp sonrasında 5 ayda yüzde 20 daha yükselmişti ve kârlar arttığından F/K 11’e gerilemişti.  Aksi halde borsada düşüşler, özellikle alıcıların çekilmesi halinde sert düşüşler görülebilir. Borsanın piyasa değerinin önümüzdeki dönemde yüzde 20 artarken F/K’nın 15 civarına gerilemesi için şirketlerin net kârının yüzde43 artışla 95 milyar TL’den 135 milyar TL’ye yükselmesi gerekecektir.  Bu imkansıza yakındır çünkü borsadaki bankaların iyimser tahminle yüzde 20 civarında kâr büyümesi beklense de ekonomin % 4 civarında büyümesi gündemdedir. Bugüne kadar en yüksek borsa şirket kârının görüldüğü ay 2019 Kasım’ındaki 104.7 milyar TL’dir. Bu yüzden F/K oranında 2021’de şişmenin devamı Türk borsasında da görülmeye devam edebilir. Bu durum global/yerel bir patlamaya kadar sorun olarak görülmeyebilir.

 

Borsadaki 394 şirketin yarısından fazlasında aşırı fiyatlanma emarelerinin oluşması da bu noktada öne çıkmaktadır. Öyle ki bir yabancı yatırımcı gelse, satın almak istese ve alsa borsadaki şirketlerin çoğunda borsa piyasa değeri, el değiştirme fiyatının üzerinde kalacaktır. Kaldı ki borsadaki şirketlerin çoğunda patronlar satmak isteyecek haldedir. Ancak Türkiye’de satın alma/birleşmeler 2018’de 12.0 milyar dolar büyüklükte iken 2019’da 5.3 milyar dolar ile son 10 yılın en düşüğüne inmişti. 2020’de teknoloji firmalarımıza talep artmış ancak toplam rakam daha da aşağı gelmiştir.  Çözüm: Kârlılığın artması ve yabancı yatırımcıyı çekmek.

Açığa satışlar sorunlu

Borsa İstanbul’da işlemler global borsalardaki gibi tam serbest piyasa koşullarına uygun yapılamamaktadır. Geçmişte BDDK ve TCMB’nin düzenlemeler ile bankalar üzerindeki yönlendirici etkisi gibi SPK ve BIST de bazı düzenlemeler ile hisse piyasasını yönlendirmek üzere çalışmalar yapmıştır. Son dönemdeki finansal kesim tarafındaki normalleşme adımları, henüz borsa tarafında atılmamıştır. Burada en önemli unsur, pay futureları dışında işlemlerin  al-sat şeklinde tek yönlü olmasıdır. Borsada hisselerin hızlı düştüğü dönemde 28 Şubat 2020’de açığa satış yasağı getirilmiş ve 2 Mart’ta bu, daimi hale gelmişti. 23 Haziran’da MSCI, hisse senetleri piyasasına kurumsal yatırımcı erişiminin daha da zorlaşması durumunda Türkiye’nin bir alt endekse düşürülebileceğini açıklayınca 1 Temmuz’da BIST30 hisseleri normale dönmüştü. Ancak 5 gün sonra 6 yabancı bankaya da 3 aya kadar yasak gelmişti. Bu noktada MSCI’nın Türkiye’yi gelişmekte olan ülkeler sepetinden çıkarmasının toplamda yüzde10’luk etkisi olsa 3 milyar dolarlık bir çıkışı tetikleyebileceğini hesaplanabilir. Global borsa olma yolundaki BIST için “BIST30 onlara yeter” demek doğru söylem olamaz.

Günümüzde Takasbank Ödünç piyasasının daha aktif hale gelmesi, BIST30 dışındaki hisselerin de açığa satışa konu olması için şartlar uygundur. Borsa en kötüyü görürken getirilen düzenlemenin, borsa tarihinin en iyisini gördüğünde halen geçerli olması, yabancı yatırımcının genele yaygın bir alımını da engellemektedir. Ocak 2020 sonunda BIST 30’da yabancıların payı yüzde 69.0 iken Ekim sonunda bu yüzde 51.0’e gerilemiş, Kasım sonunda ise yüzde 52.8 olmuştur. QNBFB’nin etkisini dışarda bıraktığımızda borsadaki yabancı yatırımın yüzde66.5’i yani tam üçte ikisi BIST30 hisselerindedir. Kasım ayındaki alışlar sonunda toplam yabancı yatırımın yüzde 65.5’den yüzde 66.5’e yükselmiştir. Yani alımlar BIST30 hisselerine yönelmiştir. Çözüm; açığa satış yasağının kalması, 30 hisse yerine Ana Pazar dahil 276 hissede uygulamaya geçmesi. (Borsadaki Pazar düzenlemelerinden ötürü hisselerin yüzde 70’inde açığa satışa müsaade edilebilir) Ayrıca yüzde 10luk marj sınırlaması gibi unsurlarda gözden geçirilebilir.

Son bir yılda 34 miyar dolara yükselen Türkiye’nin cari açığında 2021’de yavaşlama ve Haziran’a kadar vadesi dolacak dış borçların aylık bazda 2.5 milyar dolar ortalamada kalması ile döviz üzerinde bir atak gelmesi beklenmeyebilir. Bu da piyasalar için iyimserliğe katkıda bulunabilir. Zira reel sektörün son durumda 162 milyar dolar karşılığı döviz açık pozisyonu varken Merkezi Yönetimin borcunun yüzde 58ine ulaşan 135 milyar dolar karşılığı döviz borcu bulunmaktadır. Lira ne kadar güçlü kalırsa; hem devlet, hem reel sektör hem de bankalar hem de enflasyon düşeceğinden halk için iyi olacaktır. Dünyada Hukuk Üstünlüğü Endeksinde 2013’de 59. sırada yer alan Türkiye’nin 2019’da 109. sıraya gerilemesi sonrasında Cumhurbaşkanının talimatıyla hazırlıklarına başlanan ve 2021’de yapılacak reformlar ile hem portföy hem de sabit sermaye girişlerinde artış sağlanabilir. Böylece 3 yıldır sürekli not kıran kredi derecelendirme şirketlerince not artışları da 2021’de görülebilir. Bu iyimser senaryonun gerçekleşme olasılığı bizce yüksek ancak Avrupa’da bilinen bir deyim akla geliyor: Türk gibi başla, Alman gibi sürdür, İngiliz gibi bitir.

Çözüm: Pandemiye, kuraklığa, yaptırımlara, jeopolitik risklere rağmen uygulamada başarılı olmak ve hep beraber kazanmak…

 

1 2 3 6
yukarı git