. . . . . GAZETECİ – YAZAR

Author

Abdurrahman Pala

Abdurrahman Pala has 41 articles published.

Gerilim yükselirken önemli notlar

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Herkes Süleymani’nin öldürülüşünde iplerin gerildiğini kabul ediyor.
Kudüs TV Genel yayın yönetmeni canlı yayında Süleymani’nin 15 Temmuz gecesi Türkiye’nin yanında yer aldığını söylüyor.

Ben ise Süleymani’nin Amerikalı konutanlarla son derece samimi fotoğraflarını hatırlıyorum.

PKK’nın İran kanadı PEJAK’ın lideri ile kameraların karşısında poz verirken hatırlıyorum.

Kendinize şunu sorun.

“PKK NEDEN İRAN’A SALDIRMIYOR?”

Bunu bir yere kaydedin

Süleymani Kudüs Tugayları Komutanı idi.
Hiç İsrail’e saldırdığına şahit olmadık.
Hep Irak topraklarında görülüyor.
Zaten Irak topraklarında da füzeyle vuruldu
Karşılık vereceğini beyan eden İran, “ABD üslerine saldırdığını ve 80 ölü olduğunu” söyledi.
Trump ise “Hiçbir Amerikalı ve Iraklı ölmedi “deyiverdi.
Şimdi soru şu;
İran saldırdı vuramadı mı?
ABD üsleri iyi korunduğu veya boşaltıldığı için mi can kaybı olmadı.
Yoksa
Taraflar kamuoyu nezdinde tansiyonu azaltmak için göstermelik bişey bi oyun mu oynadılar?
Çünkü;
ABD’de Başkan Trump’ın Başkanlıktan azil süreci devam ediyor.
Bir de seçim var.

İki tarafın da halkına karşı başarı diye gösterilebilecek eylemlere ihtiyacı var.

Ben Amerika’nın üslere saldırılmasını da cezalandırdığını düşünüyorum
Sebebi şu;
Saldırının olduğu saatlerde İran’da deprem oluyor. Rihter ölçeğine göre 5.3 bu depremin ABD’nin WARP imkanlarını kullanarak yaptığına inanıyorum.
Ardından bir saat sonra Ukrayna uçağı kalkıştan hemen sonra düştü.
Ukrayna Havayollarına ait uçağın Tahran’daki İmam Humeyni Uluslararası Havalimanı’ndaki kalkışından kısa bir süre sonra düşmesinin ardından detaylar çok dikkat çekici…
Tahran İmam Humeyni Havalimanı Sözcüsü Ali Kaşani uçakta toplam 176 kişi olduğunu ifade etti.
Uçağın düşerken alev aldığı görüntülendi.
Ukrayna Dışişleri Bakanı uçakta bulunan yolcuların uyruklarını açıkladı. 82 İranlı, 63 Kanadalı, 11 Ukraynalı, 10 İsveçli…
Buda ilginç.
Hep söylüyorum
1970 yılındaki rehine olayından sonra ABD Reaagan’ın yaptığı anlaşma ile İran ve ABD birbirlerine hiç saldırmadılar.
Göstermelik saldırılar hedef saptırmak içindi.
Ortadoğu’da gerilim bu kadar yükselmişken, bir de bu noktadan meseleye bakın.
Son sözüm şu;
Süleymani görevini tamamladığı için öldürülmüş olmasın

Libya Tezkeresi

Yazılar içinde tarafından yazıldı

2 Ocak Perşembe günü TBMM olağanüstü toplanacak ve Libya’ya asker gönderilmesi tezkeresini oylayacak.
İçimizdeki hainlerden başka Mısır ve BEA’den çatlak sesler çıkıyor.
Akdenizi kaybetme pahasına ana muhalefet partisi bile maval okumaya devam ediyor.
Çok aradım ama bulamadım
1971 senesinde BEA şeyhi Zayed Bin Nahayan ( çok iyi bir adamdı. 80. doğum gününe Türkiye’den gazeteciler davet etti. Bendeniz de o zaman kendisini tanıma şansı buldum. Bir hafta boyunca bizimle yaşadı. Mütevazi bir insandı) ogulları hastalanıyor.
Kaddafi o zaman yeni yeni araplara liderliğini kabul ettirme aşamasında
Nahayan Kaddafi’ye müracaat edince Libya Havayollarının uçağıyla onları BAE’den alıp Trablusgarp’a götürüyor. Tedavi ediyor ve tekrar ülkelerine geri gönderiyor.
Bu haberi Tercüman gazetesinde ustadım Kenan Akın resimli olarak manşetten verdi.
Resimler gün gibi aklımda
Ama
Google amca da maalesef yok.
Olayı size anlatmış oldum
Baba Zayed Nahayan başı sıkışınca Kaddafi’ye miracaat ederken şeyhin çocukları nedense ABD’de eğitime gönderiliyor.
Biz 1999 senesinde Abu Dabi’ye davet edildiğimizde çocukların büyüğü İnformasyon bakanı diğeri Kültür Bakanı idi
Kendisiyle yapılmış röportajım da var.
Şeyh Zayed Bin Nahayan Türkiye hayranı biriydi. Tatilini burada geçiririrdi. Darıca’ da da kimsesiz çocuklar için Yurt yaptırmıştı.
Ölümünden sonra ABD büyük abiyi hedef seçmiş ki küçük Ahmet FAS’ın yakınlarında uçağıyla bir göle düştü ve öldü.
İşte ondan sonra 7 prenslikten oluşan BEA’nin başına geçen Nahayan Türk düşmanlığını seslendirmeye başladı.
Önce Yemen’de karşımıza çıktı. Sonra Suriye meselesinde bile ABD sesiyle konuştu.
Şimdi de Libya’da isyancı general Hafter’e destek veriyor.
Türk askeri oraya ayak basar olaya el koyarsa emperyalizmin Libya ekseninde kurduğu Uluslar arası oyun akamete uğrayacak.
Tabii beyimiz de üzülecek.
Tıpkı bizim içimizdeki hainler gibi…
Bu hükümetin dış politikada yaptıklarına şapka çıkarmayacak vatan evladı olduğuna inanmıyorum.
Suriye’de Akdeniz’de ve son olarak Libya ile yapılan anlaşmalarla emperyal güçlerin hayallerini yerle bir etti.
İnşallah tezkere geçecek. Türk’ün askeri 100 yıl sonra o topraklara ayak basacak ve oyunları bozacak.
Rabbimden niyaz ediyorum
Askerimizin polisimizin güvenlik güçlerimizin ayağına taş değmesin.

Türkiyenin gururu ve onuru

Yazılar içinde tarafından yazıldı

27 Aralık günü Bilişim Vadisinde Cumhurbaşkanının katılımıyla tören vardı.
Hem Bilişim Vadisi’nin açılışı yapılacak, hem de 2018’de aranan babayiğitlerle kurulan konsorsiyumun ürettiği tamamen elektrikli Türk Malı otomobilin ilk defa günyüzüne çıkarılmasına şahit olacaktık.
Herşey muhteşemdi.
Bilgilendirme, nazik noktalardaki ayrıntı ve muhteşem eser.
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim
Proje ile hedeflerle ilgili gerçekçi planlamalar yapılmış ve Türkiye’nin gurur duyacağı bir prototipi ortaya çıkarılmış
Emeği geçenlerden allah razı olsun
Muhteşem bir iş çıkarmışlar.
Törende açıklandı.
Fabrika da Bursa’da olacak.
Bursa’da konuşlandırılacak fabrika da çok isabetli düşünülmüş.
Çünkü yan sanayiinin en iyi atölyeleri Bursa’da
AR-GE ile ortaya çıkarılan malzemenin tedariki konusunda zorluk çekilmeyecek demektir.
Türkiye’nin onuru ve gururu bu projeye emek veren herkesi gönülden kutluyorum.
Hiçbir vatandaşımızın burun bükmeyeceği güzellikte, bugün bir çok batılı otomobil üreticisinin opsiyonel bile koymadığı donanımlarla tamamen elektrikli ve tamamen bilgisayar kontrollü muhteşem bir araç.

TOGG kısa tanıdığımız konsorsiyum, Anadolu Grubu, BMC, Kök Grubu, Turkcell ve Zorlu Grubu’nun ülkemizde ilk kez hayata geçen bir iş birliği modeliyle oluşturuldu.
Şirketin Yönetim Kurulu Başkanlığını TOBB başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu yürütürken CEO’luğunu ise M. Gürcan Karakaş yürütüyor.
CEO’ya parantez açmalıyım.
Yıllarca Almanya’da Otomotiv sektöründe çalışmış, dünyayı çok iyi biliyor ve süzüyor.
Sektör nereye gidiyor, neler olabilir hepsinin farkında…
Planmalara göre onsorsiyumun kurulduğu 2018 yılından bu tarafa çok mesafe alınmış. Üretim planına göre; Elektrikli otomobilin üretimi 5 modelde, yılda 175 bin adet olacak.
Üretim tesisinde 300’ü nitelikli toplam 4 bin 323 kişi istihdam edilecek.
Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından komple yeni yatırım olarak inşa edilecek tesisin öngörülen toplam sabit yatırım tutarı 22 milyar olacak.

Devrimle başlayan 60 yıl önceki maceramıza araca benzin koymayarak sabote eden zihniyet
Cemal Gürsel’e
-Garplı gibi araba yaptık. Şarklı gibi benzin koymayı unuttuk
tarihi sözünü söyleterek projenin emeklerin ve hayallarin rafa kaldırılmasına sebeb olmuştu.
Cumhurbaşkanı açılışta söyledi
“Devrim otomobiline engel olanlar Devrin otomobiline mani olamayacaklar.”
Ben de aynı dilekleri alkışlıyorum.
Ama unutmayalım
Bu pazar albenisiyle teknolojisiyle ayakta
TOGG’un yaptığı araçta bunların hepsi var.
Bundan sonraki korku emperyal güçlerin doğuştan elektrikli olarak pazara korku salan bu aracın başka yollarla proje olarak akamete uğratılması tehlikesidir.
Halkımız da Televizyon başında heyecana ortak oldu.
İnşallah olmayacaktır.
Bir yandan Suriye’de terörün kökünü kazımak, diğer taraftan Akdeniz’deki oldu bittilere hayır demek, Libya’da meşru hükümete karşı batılı kaynaklarca desteklenen Hafter’i etkisiz hale getirmeye çalışmak ancak Büyük devlet aklıdır.
Çok şükür bu bizde var.
Rabbim yar ve yardımcıları olsun.

Suriye denklemi

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Uzun zamandır yazmıyordum.
Dostlar çok laf attılar.
Hatta
“Yazarsam beni tutuklarlar” diye mi korkuyorsun
diyenler bile oldu.
Sebebler bunlar değil.
Cahil insanlara bişey anlatmaya çalışmak, hele hele kafasındaki imajı hiç bir türlü silmeyen ve osavlarından vazgeçmeyen birisiyle tartışmak anlamsız.
Ama
Maalesef yapıyoruz.
Twitter’da bi mesaj yazıyorum veya başka mesaja yorum yazıyorum.
Allaaah
Beğenmeyen, seni bir kaçık suda boğmak isteyen yüzlerce kişi alıyor eline klavyeyi döşeniyor.
Twitter’a bile çok zamandır yazmıyorum.
Ama
Fikirlerimin, katkılarımızn ve savlarımın da bir yerlerde kayıtlı olması gerek.
“Ben demiştim. Ben yazmıştım” diyebilmek için de yazılı evrak gerek.
Onun için hadi Bismillah
4 milyonu aşkın Suriyeliyi içimizde barındırıyoruz.
Bu rakam sadece baktıklarımız.
Büyük şehirlerde ev tutan, iş tutan içimize karışan bir o kadar daha Suriyeli var.
Geçen gün Taksim’in göbeğinde 5 yıldızlı bir otele gittim. Baktım aksanı araba benziyor “Hel tarif arabi” dedim başladık Arapça konuşmaya.
Suriyeli yatırımcı parası var. gelmiş otel işletmesini satın almış,İşletiyor.
Tabii işçileri de Suriyeli.
Kötü değil
Ben bunun demografik yapımıza vereceği zarar dolayısıyle uygun olmadığını savunuyorum.
Adetlerimiz, geleneklerimizin yerini baskın arap alışkanlıklarının almasından korkuyorum.
Bu yüzden göç olayında “ev sahipliği ensar muhacir” muhabbetlerini yapanlara
“Muhacir Mekkelilerin Medineli Ensar’a rahatsızlık vermediği”nin altını çiziyorum.
Tıpkı Balkanlardan gelen soydaşlarımızın bize zarar vermediği, aksine toplum içinde geleneksel kurallara saygılı olduklarını ve üretimde çalışkanlıkta bizlere bile örnek oldukları gibi…
Suriyeli kardeşlerimiz Türkmen kardeşlerimiz orada savaşırken burada sahillerde keyif çattıkları, asayiş olaylarının içinde çok bulundukları gerçeğini unutmamamız lazım.
“Suriye’ye saldırı Hedefin Türkiye olduğunun işaret fişeğidir” diyen ve bunu 1992 yılında söyleyen Necmettin Erbakan’a da rahmet okuyarak şu tespitleri yapmak istiyorum.

1-Türkiye Suriye meselesinde doğru pozisyon almış, ABD’ye biraz uzun sürse de diz çöktürmüş, süre vererek teröristlerini sınırımızdan çekmesini ültimatom haline getirmiş ve başarmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Trump’ın sarayında kongre üyelerine karşı yaptığı konuşma ve açıklamalar Türkiye için diplomatik bir zaferdir. Bunun la da yetinmemiş bölgenin diğer gücü Rusya ile de masaya oturmuş ve Soçi Mutabakatı olarak tarihe geçen sözleşmeyi imzalamıştır. Aynı konuda hem ABD hem de Rusya ile aynı sözleşmeyi başaran Tek ülke Türkiyedir.
2-Ortadoğu’dak siyasi ağırlık Akdenize kaymışken AB ülkeleri ve diğer emperyallerin hayallerini Libya’nın resmi hükümeti ile anlaşmalar yaparak denizin derinliklerine gömmüştür. Bundan sonrası daha nazik, daha dikkat isteyen ve çok sıkı kontrol edilmeyi mecbur kılan bir gelecektir.
Bu tespitlerden sonra tekrar Suriye’ye dönüyor. Ve diyorum ki
İdlip’te yaşanan rejim destekli sivil katliamı durdurulmalıdır.
Rusya ile görüşmeler yapılarak rejimin masum ve çaresiz insanlar üzerindeki eylemleri önlenmelidir.
ABD Başkanı Trump bile “Rusya, Suriye ve İran, İdlib’de binlerce masum insanı öldürüyor veya öldürmek üzere, bunu yapmayın. Türkiye, katliamı durdurmak için çalışıyor.” diyor.
Bu gerçeği bir an önce gündeme almak ve müdahale etmek zorundayız.

“Astımdan korkmayın”

Yazılar içinde tarafından yazıldı

7 Mayıs Dünya Astım farkındalık günü. Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu, düzenlediği basın toplantısıyla konuya dikkat çekti. Yorgancıoğlu “Astımdan korkmayın” dedi.

Yorgancıoğlu’na göre; “Dünya’da 300 milyon insan Türkiye’de 12-13 erişkinden ve 7-8 çocuktan birinin astım hastası Oran yüksek. Önemli olan onunla yaşamayı başarabilmek”

GSK Türkiye tarafından 7 Mayıs Dünya Astım Günü kapsamında gerçekleşen basın toplantısında, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu, astım ve astım tedavisi ile ilgili değerli bilgiler paylaştı. Prof. Yorgancıoğlu dünyada yaklaşık 300 milyon astım hastası bulunduğunu belirterek Türkiye’de 12-13 erişkinden ve 7-8 çocuktan birinin astım hastası olduğunu söyledi.

Biz de basın toplantısı sonrası kendisiyle ayaküstü röportaj yaptık.

* A.Pala ; Böyle özel günlerde olayın önemini anlıyoruz veya anlıyor gibi davranıyoruz. Farkındalık güzel ama gerçekten bu müzmin bir hastalık mı?

-Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu, “Astım hastalığı tamamen ortadan kalkan bir hastalık değil, sürekli devam eden, kronik bir hastalık. Bu yüzden süreci yönetmek çok önemli. Koruyucu tedavilerle hasta atağa girmeden birkaç semptomla süreci atlatabiliyor. Bu sayede hastalar istediği mesleği yapabilir, sanatçı olabilir, olimpiyatlara katılabilir. Astım hastalarında yapılan en büyük hatalardan biri hareketsiz kalmaları. Biz astım hastalarının aktiviteden vazgeçmemesini istiyoruz. Hastalar doğru ve düzenli tedavi aldığı sürece istediği sporu yapabilir.”

*A.Pala ;Türkiye’deki astım hastalarının oranı bir hayli yüksek bunu neye bağlıyorsunuz?

-Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu “Bizdeki en önemli sorun hava kirliliği, sigara kullanma alışkanlığı ve benzer etkenler. Türkiye’de hava kirliliği en düşük il Ardahan. İstanbul İzmir Ankara gibi büyük şehirlerde maalesef hava çok kirli. Bu astım hastalığını tetikleyen en önemli unsur. Polenler ve bahar dolayısıyle maruz kaldığımız etkiler hava kirliliği yanında çok cılız kalıyor.

*A.Pala ;Tavsiyeniz ne

-Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu” Tek başına havayı temizleyemiyeceğimize göre mümkün olduğu kadar kirli havalarda dışarı çıkmamaya, mümkünse maske kullanmaya çalışabiliriz. Biz astımı tetikleyen grip nezle ve benzeri boğaz enfeksiyonlarını da önemsiyoruz. Onun için her yıl grip aşısı olmanızı tavsiye ediyoruz. Tabii sigara ve benzeri tütün ve mamullerinden uzak duracağız. Özellikle çocukları sigara içilen ortama sokmayacağız. Ve mutlaka egzersiz yapacağız.

*A.Pala ;Astımın tedavisi konusunda ne durumdayız?

-Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu” Astım hastalığının sebeblerinden biri genetik. Anne baba veya ikisinden birisi astımlı ise dikkatli ve disiplinli olacağız. Astımdan korkmayacağız. Onunla yaşamayı bileceğiz. Öğreneceğiz ve hayatımıza devam edeceğiz. Nasıl Diyanet hastası tansiyon hastası ilaçlarini kullanarak uzun yıllar ayakta kalıyorsa astım hastaları da ilaçlarını kullanmak şartıyle hayatlarını idame ettirecekler. Hayattan geri kalmayacaklar.

*A.Pala ;Hasta gözlemleriniz bu konuda nasıl bir veri gösteriyor?

-Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu“Astım tedavisinde en kritik nokta tedaviye uyum. Hastaların ilaçlarını düzenli kullanması tedavinin başarıya ulaşmasında son derece önem taşıyor. Eskiden sadece atak dönemlerinde ilaçlar kullanılıyordu, düzenli tedaviler yoktu. Bunun ölüme kadar giden sonuçlarını gördük. Artık farklı hastalara farklı tedaviler uygulanabiliyor. Bu tedaviler düzenli uygulandığı sürece de hastalık normalleşiyor”

*A.Pala ;Anne babalar astımlı çocuklarına “koşma, yürüme oynama yorulma” diyebiliyorlar. Bu doğru mu?

-Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu “ Hayır Astımlı çocuk da diğerleri gibi koşacak oynayacak düşecek kalkacak kirlenecek. Çocuğu bunlardan uzaklaştırmak bu defa psikolojik sorunları beraberinde getiriyor. Bizim yapmamız gereken onları uzaktan gözetliyeceğiz. Sigara içmeyeceğiz. Yanında içirtmeyeceğiz. Sigara içilen ortamlardan uzak tutacağız. Kirli havalarda mümkün mertebe dışarı çıkarmayacağız.

*A.Pala ;Klinik araştırmalarda en çok rastladığınız sorunumuz ne?

-Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu “ Özellikle gebelikte Astım hastaları bebeğe zarar veririm endişesi ile ilaç kullanmayı bırakıyor. Bu doğru değil. Tedavi hekim kontrolünde devam edecek. Astım ilaçları çocuğa zararlı olacaksa bunu hekim görür ve sizi uyarır. Hekimden gizli tedaviyi bırakmamak lazım.
Bir de bizim hastalarımızın en büyük sorunu utanıyorlar. Spirali kullanmayı toplum içinde ayıplanacak bişey gibi algılıyorlar. Sokakta kimse görmesin istiyorlar bunlar doğru değil.
Tekrar söylüyorum. Astım diyabet gibi tansiyon gibi ömür boyu beraber yaşanacak bir hastalık Tedavisini ertelemediğin geciktirmediğin, hekimin tavsiyelerine uyduğunuz sürece korkulacak bir şey yok.

*A.Pala ;Bir de meslek itibariyle astım hastası olanlar var ?

-Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu “ Evet Özellikle boya ve benzeri sentetik koku yayan işlerde çalışanlar. Kuaförler ciddi risk altında Biz burada iyi bilgilendirme ve titiz tedavi takipleriyle bunların üstesinden geliyoruz.

*A.Pala ;Mevsim dolayısıyle allerjik astım olanlar da var?

-Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu “Var ama onlar sıkı takip etmemiz gereken grupta değil. Allerjenler ortadan kalkınca o hastaların şikayetleri de çoğu kez bitiyor.”

*7 Mayıs’ı anarken söyleyecekleriniz?

-Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu ”Biz toplum astımın farkında olsun istiyoruz. Bundan korkmasın. Tedaviye titizlikle uysun ve hayatını yaşamaktan geri kalmasın istiyoruz.
Astımlı bir hasta tedavisini titizlikle sürdürüyorsa herkes gibi egzersiz dahil bütün aktivitelerini yapabilir.Astımla yaşamak, yapamadıklarınızı normal kabul etmek olmamalıdır. Sağlıklı yaşamanız ve kendi normalinizi doğru değerlendirebilmeniz için neler yapılabilir.
Gerçek potansiyelinizde mi yaşıyorsunuz?
Astımınız olduğu zaman, her gün belirtilerinizle yaşamaya alışıp, bu durumu normal zannetmeye başlayabilirsiniz. Oysa astımınızı kontrol altına alarak, belirtilerinizi azaltarak yaşam kalitenizi artırabilecek yöntemler olabilir.
A.Pala ; AKT testinden biraz bahsedermisiniz?
-Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu “Astım Kontrol Testi (AKT) size, bir an durup, astımın günlük yaşamınızı nasıl etkilediğini değerlendirebilmenizi sağlayacak, 5 sorudan oluşan, 4 haftalık dönemde astımınızın ne kadar kontrol altında olduğunu gösteren, çevrimiçi veya çevrimdışı olarak cevaplayabileceğiniz güvenilir bir testtir. Sonuç, astım kontrolünüzün ne düzeyde olduğunu anlamanıza yardımcı olacaktır. Sonuçlar sizi şaşırtabilir. Astım belirtileri aylara ve sezonlara göre değişebileceği için testi düzenli aralıklarla doldurmanız faydalı olacaktır. Astım Kontrol Testi (AKT) size, bir an durup, astımın günlük yaşamınızı nasıl etkilediğini değerlendirebilmenizi sağlayacak, 5 sorudan oluşan, 4 haftalık dönemde astımınızın ne kadar kontrol altında olduğunu gösteren, çevrimiçi veya çevrimdışı olarak cevaplayabileceğiniz güvenilir bir testtir. Sonuç, astım kontrolünüzün ne düzeyde olduğunu anlamanıza yardımcı olacaktır. Sonuçlar sizi şaşırtabilir. Astım belirtileri aylara ve sezonlara göre değişebileceği için testi düzenli aralıklarla doldurmanız faydalı olacaktır.”

*A.Pala ;Çok Teşekkür ederim
-Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu “Biliyorum Manisalısınız. Annenizi ziyarete gelince beklerim.”
*********************

Astım ve Ebeveyn Olmak
Ebeveyn olmanın “tam zamanlı bir iş” olduğu hep söylenir. Anne baba olmak yorucu olabilir, özellikle de astımınız kontrol altında değilse çocuklarınıza ayak uydurmak zorlaşabilir.
Bu durum çocukları ile rahat vakit geçirmek isteyen ebeveynler için tedirginliğe sebep olabilir. Astımı hastası kişiler kendilerini haksız yere kısıtlanmış hissedebilir, hele çocukları da astım hastasıysa bu daha da fazla strese yol açabilir.
Ancak astımınızı kontrol altında tutmak için yapacağınız değişiklikler bir ebeveyn olarak karşınıza çıkabilecek zorlukları aşmanıza yardımcı olacaktır.
“Gece uyandığım zaman kendimi oğlanlardan öksürük sesi geliyor mu diye kulak kabartırken buluyorum ve kendime gece uyumazsam sabah onlara faydam olmayacağını hatırlatmaya çalışıyorum. 2 yaşındaki küçük kızım için bebek telsizim var, oğlanları da kendi odamdan duyabiliyorum. Böylece hem onların uykusunu hem de kendi uykumu daha az bölmek zorunda kalıyorum”

-Ebeveyn ve çocukların astım hastası olduğu bir aile
Astımlı çocuklarınız: İyi bir örnek oluşturmak
Hem ebeveynlik yapıp hem de astımınızı kontrol etmek zor olabilir, ancak astımı olan çocuklarınız kendi astımlarını yönetmeyi sizin tecrübelerinizden öğrenecektir.
Kendi astımınızı yönetirken çocuklarınızın sizi gözlemlemesi, ilaçlarını doğru kullanmalarını sağlayabilir. Astım yönetiminizi günlük aile rutininize katmak da, astımı çocuklarınızın gözünde normalleştirebilir ve böylece hem şimdi hem de gelecek için iyi alışkanlıklar edinilmesini sağlayabilir.
“Günlük ilaçlarımızı oğlumla aynı anda kullanırdık. Bu sayede hastalığı hakkında daha normal hissetti, tedaviyi acayip veya korkutucu olacak algılamadı”

-Ebeveyn ve çocukların astım hastası olduğu bir aile

****************************
Astımı tetikleyen faktörler
Sigara dumanı
Kedi, köpek gibi tüylü evcil hayvanların derileri, tükürükleri ve idrarları
Akarlar
Egzersiz
Polenler
Küf mantarları:
İç ve dış ortamdaki hava kirliliği, soğuk hava ve bazı besinler
Üst solunum yolu enfeksiyonları ve sinüzit
Geniz akıntısı 
Reflü (mide içeriğinin ağıza geri gelmesi)
Stres, aşırı üzüntü, kahkaha
Bazı ilaçlar
Hava kirliliği
Kapalı yerlerde uzun süre kalmak
Uzun süre hareketsiz kalmak

Kredi kartı ve savurganlığımız

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Son günlerde Rıza Kayaalp’in tekrar güreş şampiyonu olmasıyla sevindik.

Kızlarımızın da güreşteki başarıları bizi mutlu etti.

Dünya şampiyonu olduğumuz yarışma sporlarımız çok az.

Biraz Güreş’te biraz da kişisel sporlarda varız.

Ama;

Bir konuda dünya şampiyonuyuz.

Türkiye kredi kartı ve banka kartında dünya şampiyonu

Türkiye’de 2019 yılı itibariyle 148 milyonu banka kartı ve 66 milyonu da kredi kartı olmak üzere 214 milyon kart var.
81 milyonu biraz aşan nüfusumuzun üç katı kredi kartı ve banka kartımzı var.
Bu sayı son 5 yıldır İngiltere, Fransa ve Almanya’nın da önünde Avrupa’da ülkemizi birinci sırada şampiyon yapıyor.
Bunda sokakta kredi kartı dağıtan, sosyal medyada ilanlar vererek kredi kartı pazarlayan bankaların da katkısı var elbette…
Şunu bilmemiz gerekiyor.
Kredi kartı modern bir ödeme yöntemidir.
Aylık masraflarınızı biriktirip belirlediğiniz gününde ödemektir aslolan…
Biz de ise öyle olmuyor.
Kişi kendisine kolayca verilen kredi kartını atm’ye sokup nakit çekiyor.
Bahanesi de hazır
“Ona buna boyun bükeceğime bankaya borçlanırım”
Güzel de sen sadece borçlanmıyorsun
Ödeme gücünün olmadığı bir sarmala giriyor ve birinci kartın asgari ödeme tutarını öteki kartından çektiğin nakitle kapatıyorsun.
Bu kısır döngü bir süre sonra ödenemez, altından kalkılmaz borç yığınıyla seni başbaşa bırakıyor.
Bu defa “Devlet kurtarsın” diye beklentiye giriyorsun.
Bazı sahtekar politikacılar da kredi kartı borçlarını affedeceğini söyleyince gözlerin faltaşı gibi açılıyor.
Çevremde bildiğim çok disiplinli küçük esnaflar var.
Adam taksi şoförü bir ay boyunca yakıtını kredi kartıyla alıyor.
Gününde de borcunu ödüyor.
Bir ay boyunca kullandığı yakıtın finansını bankasına yaptırıyor.
Banka için makbul bir müşteri olmasa da muhteşem fırsatı değerlendiriyor.
Bankanın kendisine sağladığı krediyi nakte dönüştürüyor. Her gün yakıt için nakit ödeyeceğine aydan aya ödüyor.
Ne güzel.
Kredi kartı böyle bişey
Adam gibi disiplinli ve gelirin kadar kullanabileceğin bir ödeme aracı.
Türkiye’de her yıl yaklaşık 5,5 milyar kartlı işlem yapılıyor.
Bundan 10 yıl önce kartla yapılan tüketimharcamaları yüzde 15 oranlarındayken günümüzde yüzde 38 civarına yükseldi.
En fazla kartlı ödeme yapılan sektör 148 milyar lira ile market ve AVM’ler; bu iki sektörü 78 milyar lira ile akaryakıt, 68 milyar lira ile giyim, 57 milyar lira ile küçük gıda perakendesi, 45 milyar lira ile elektronik eşya sektörlerinin takip ediyor.
Uzmanlar ise işlemlerini kredi kartı ile yapanları, bilmedikleri sitelerden alışveriş yapmamaları, online işlemlerde sanal kredi kartı kullanmaya dikkat etmeleri konusunda uyardı.
Uzmanların bir uyarısı da banka kartı ve kredi kartı üzerinden yapılan dolandırıcılıktan bahisle şifre ve işlem güvenliği konusunda kişileri daha dikkatli olmaya çağırıyorlar.
Benim de uyarım
Kredi kartı ve banka kartı bir ödeme aracıdır.
Geliriniz kadar kullanacak ve gününde ödeyeceksiniz.
Belirsiz bir meçhule yol almak için bir çok kredi kartına sahip olup onları savurmak Türk insanına yakışmaz.

Çağrı Merkezi deyince…

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Çağrı Merkezleri Derneği
Özellikle kurumsal firmaların kurmak zorunda oldukları, Şimdi kamu kurum ve kuruluşlarının da öncelikle kurmak ve eyleme geçmek zorunda olduğu bir hizmet.
Yapılması gerekli.
Ama
Para kazandırmıyor.
Çünkü;
Çağrı merkezleri kurumlarla ilgili şikayet ve iletişim imkanlarını şirketine ulaştıran, müşterinin şikayetlerini gidermek üzere kurulan bir organizasyon.
Para kazandırmadığı için de kurumlar tarafından “angarya hizmet” kabul ediliyor.
Çağrı Merkezleri Derneği, Türkiye’de çağrı merkezleri sektörünün gelişimini sağlamaya, faaliyet ve etki alanını genişletmeye yönelik iş/güç birliğini hedefleyen referans kuruluş olmak üzere, Kasım 2008 tarihinde 9 kuruluşun ortak girişimiyle kurulmuş.
Dernek, kısa sürede toplam 52 kurumun üyeliğiyle sektörün yaklaşık yüzde 90’ınını temsil eder konuma gelmiş.
Perşembe günü bu Çağrı Merkezleri Derneği yeni seçilen Yönetim Kurulu basınla bir araya geldi.
Bendeniz de oradaydım.
Dinledim.
Bilgileri tarttım.
Yeni şeyler öğrendim.
Mesela;
67 ilde istihdama katkı sağlayan bu sektörün toplam personeli 92 bin.
Yöneticileri ile birlikte bu sektörün 2019 yılında 112 bin kişiye istihdam sağlayacağı tahmin ediliyor.
Hep aklımızda olan bişey var.
“İşe yaramayan kalifiye olmayan işsizlerimiz çağrı merkezlerinde çalışır”
Bu doğru değilmiş
Büyük çoğunluğu Üniversite mezunu çalışanların yüzde 67 si kadın
Yaş ortalaması da 27
Asgari ücretle çalışan personel sayısı da mevcudun yüzde 20 si.
Yani
Çağrı merkezlerinde, eğitimli, çoğunluğu kadın asgari ücretten fazla kazanan mutlu bir çalışan grubumuz var.
Bir de İnternetten veya “bi masa bi telefon” tüketiciye ulaşıp mal satmaya çalışan kişiler de bu sektörel rakamların dışında…
Araştırma yapan şirket 6 bin çağrı merkezi olarak çalışan kuruma ulaşmaya çalışmış.
Bunların sadece 1400’ü 5 kişiden fazla çalışanı olan çağrı merkezi hüviyetini taşıyan kurum olarak tanımlanmış
Demekki;
112 bin kişilik bir istihdam yaratan bu sektör sıralamasında kriterlere uymayan bir o kadar da merdiven altı kuruluş var.
Konumuza dönersek;
2018 verilerine göre sektörün pazar büyüklüğünün geçen yıla oranla yüzde 21,5’lik bir büyüme ile 6.2 Milyar TL’ye ulaştığı görülüyor.
Ülke genelindeki istihdam oranlarında birincilik yüzde 26’lık bir oranla telekomünikasyon firmalarına, ikincilik ise yüzde 13’lük bir oranla finans sektörüne gidiyor. İki sektörün sıralaması geçen yıldan bu yana sabit kalırken kamu kurumları ise onunculuktan üçüncülüğe yükseliyor. Yüzde 11’lik bir oran ile finans sektörünü yakından takip eden kamu kurumlarının ardından yüzde 10’luk bir oran ile gıda, tekstil ve beyaz eşya üreticilerinden oluşan tüketim ürünleri sektörü geliyor.
3 büyük şehrin dışında kalan diğer Anadolu illerinde çağrı merkezlerine yapılan yatırım oranı yüzde 44 iken, bu yıl yüzde 56’ya yükselmiş durumda. Geçtiğimiz yıl sektörün yüzde 39’unu bünyesinde bulunduran İstanbul’un bu seneki istihdam oranı yüzde 26. Ankara ve İzmir ise sıralamada yer değiştiriyor. Ankara’nın istihdamı yüzde 7, İzmir’in ise yüzde 11 oranında. Ortaya çıkan bu tablo sektördeki istihdam dağılımının, üç büyük şehirden başlayarak diğer bölgelere doğru yayıldığını gösteriyor.
Özellikle şikayet ve dileklerimizi kurumlara iletmek üzere verilen bu hizmet belki gelecekte şekil değiştirecek.
Ama;
Hep olacak.
Yeni yönetime başarılar sizlere de sorunsuz hayat diliyorum.
Son söz şu
Çağrı Merkezleri yöneticilerinin bir talebi var.
Görüşmeniz bittiğinde “Teşekkür ederim” demeniz.
ARZEDERİM.

Artık işimize dönmeliyiz

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Bu bir mahalli seçim
Yani köyünde muhtarı, beldende ilçende Belediye Başkanını, İllerde ve büyük şehirlerde Büyükşehir Belediye Başkanlarını seçecektik.

Çevremizde, ilçemizde bize daha iyi hizmet edeceğine inandığımız kişileri seçecektik.
“İntikam” diyenler burada da bizi rahat bırakmadı.
Türk milletine ve onun şahsında cumhur ittifakına kan kustular.
Mesele buraya gelmeseydi
Böyle olmasaydı
Mutlaka iyi olurdu.
Ama;
Abdülhamid Han’ı indirmeye kalkışanlar nasıl ondan sonrasını hiç düşünmedilerse, Recep Tayyip Erdoğan düşmanlığı üzerinde birleşen, aslında emperyalist güçlerin izinde, onlara hizmet eden ve bunu kendileri için tek istikamet olarak gören bu bedbaht şahsiyet ve fikir sahipleri parti amblemi altında 35 yıldır iliğimiz kemiğimiz sömüren PKK belasının bitme noktasına geldiği sene de PKK’nın da desteğini alarak adına intikam dedikleri bir seçime girdiler.
“Erdoğan’ın öldürülmesinden başka çare kalmadı” gibi paylaşımlar yaptılar.
“3 milyon oy vereceğiz. Ankara’da Yavaş, İstanbul’da İmamoğlu değil Belediyeyi biz yöneteceğiz” diyen HDP eş başkanları bunları pervasızca dillendirirken Kılıçdaroğlu ve diğerleri kulaklarının üstüne yatmayı “ Aslında ben ne diyeceğimi biliyorum. Ama çarem yok” dediklerini zımnen anladık.

Tüm iktidarları boyunca başörtüsüyle savaşan bu zihniyet, bu seçim sürecinde seçmenlere başörtüsü hediye etti.
Düşünebiliyormusunuz Başörtüsü hediye dağıttı.
Büyükşehir adayı Ekrem İmamoğlu çok kötü talim ve tecvidiyle Yasin okudu.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde Cuma’ya giden aday gibi.
İronik değil mi?

Şimdi;
Yerel yöneticilerimizi seçtik.
Fazlasıyla önem atfettiğimiz bu atmosferden bir an önce çıkıp artık icraata yönelmemiz şart.
Taraflar belli oldu.
PKK ile işbirliği yapanlarla ona karşı duranların seçimi bitti.
Vatandaşın ekonomik sorunları çok.
Emekliler çok zorda.
Sanayi ve ticaret durgunlukta
ve en önemlisi
Tasarruf ve üretim ile ülkeyi daha da ileriye götürecek çalışmalara vakit geçirmeden başlamalıyız.
Ekonomiyi yönetenler bir an önce yapısal reformları yaparak pansuman tedbirler yerine reel projelerle ülkenin önünü açmalıdır.
Hükümet asli işine dönecek
ama;
Halk da içinde bulunduğumuz nazik durumun farkında olmalı ve geleceği yeniden planlamalıdır.

Üretirken tasarruf etmek

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Liberal ekonomilerde belirleyici öge üretimdir.
Arı gibi.
Üretecek. Ürettiğinin bir miktarını tüketecek. Artakalan ürettiğin ile dünya’ya açılacaksın.
Rekabet edeceksin.
Daha iyi ürünler ürettiğin için de terrcih edileceksin.
Ekonominin katı kuralları bunlar.
Ama;
Bu kaftan bize ne kadar uyuyor?
Veya uyuyor mu?
Ekonomik kriterler ve rekabet geliştikçe hayatımıza yeni kavramlar giriyor.
Dünya nüfusu ve yaşam standartlarının artmasıyla tüketim de yükseliyor.
Dünya üretebildiğinin 1,6 katını tüketiyor.
Bu Türkiye için biraz daha farklı eğrilerde…
Bu da uygulanan kullan-at modeline dayanan ‘Doğrusal Ekonomi’ yerine, sıfır atık ve geri dönüşümü temel alan “döngüsel ekonomi”yi önemli kılıyor.
Günümüzde kullanılan doğrusal ekonomi ham maddelerden ürünlere ve ürünlerden atığa giden bir çizgi izliyor.
Araştırmalara göre imalatta kullanılan ham maddelerin yüzde 90’ı ürün daha fabrikadan çıkmadan önce israf olurken, mamul ürünlerin yüzde 80’i ise ilk altı ay içinde ticari ömrünü tamamlıyor.
Bu facia demek!
Böyle bir israf ekonomisine kimse dayanamaz.
Onun için üreteceğiz.
Tamam
Ama önce tüketirken dikkatli olacağız.
Çöplerden elektrik üretmeye kadar geri dönüşüm ve bazı dikkat çeken çabalarımız var.
Bunları gözardı etmiyorum.
Üretirken savurgan bir ziniyetle hammaddeyi israf ederek işe başlayınca beynimize yerleşen zihniyet bizi rahat bırakmıyor.
Çevrenize bakın tatlıcı da tatlının adedi sayılmaz. Fırında ekmeğin sayılmadığı gibi…
Halbuki;
Bizim ekonomimizin çok sıkı bir sayım ihtiyacı var.
Ürettiğimizi tüketiciye ulaşıncaya kadar onun değerini bilerek koruyacağız.
Ürettiğimiz değerleri metaya tahvil konusunda savurgan olmayacağız.
Beyaz eşya sanayicilerinin en çok şikayet ettikleri yassı çelik girdisi sektörün girdilerinin yüzde 17’sini oluşturuyor.
Bir Buzdolabı bir çamaşır makinesinin üretiminde bu kadar yer tutan yassı çelik’in plakaları kullanılırken, saraç mantığıyla nereden ne parça çıkabilir hesabı yapılması gerekirken maalesef yapılmıyor.
Beyaz eşya sektörünün sadece yassı çelik’te fire olarak verdiği miktar tabakanın yüzde 20 sini oluşturuyor.
Türkiye’nin çelik üretimindeki toparlanma devam ediyor. 2012-2015 döneminde düşüş gösteren Türkiye’nin ham çelik üretiminin, bu yılın Ocak-Eylül döneminde % 4.1 ile yeniden büyüme eğilimine girdiği gözleniyor. Üretimde yaşanan 1 milyon tonluk artışın tamamı slab üretiminden kaynaklanırken; kütük üretimi, geçen yıl ile aynı seviyede kalmış bulunuyor. Yöntemler itibariyle ise, üretimdeki artışın % 84’ünün elektrik ark ocaklı tesislerde gerçekleştiği anlaşılıyor.
Üretimin yeniden toparlanma eğilimine girmesinde, piyasalarda fiyatların toparlanması yanında, girdi maliyetlerindeki dengenin yeniden sağlanmış olmasının etkili olduğu değerlendiriliyor.
İşe buralardan başlamak lazım.
Sadece ithal ederek üretmek yerine üretimde tasarrufu ön plana almalıyız.
Bir de geri dönüşüm ve yeniden değerlendirme konusunda bu dev şirketlerin fikir üretmesi lazım.
Çare üretmesi lazım.
İthal ettiğimiz yassı çelik’i hoyratça heba etmemeli ondan alınabilecek maksimum verimi alabilmeliyiz.
Ekonomiye kazandırılan her atık, çocuklarımızın gelecekte daha fazla kaynağa ve daha temiz çevreye sahip olması demek. Bunun için uzun vadeli bir stratejiye de ihtiyaç var.
AB 2030 yılına kadar üretimdeki bu atıklarını verimli kullanılması, yeniden değerlendirme ile ekonomiye kazandırılması karşısında 600 milyar dolarlık bir katkı beklediğini raporlarına yazıyor.
Bizim bu yıl benzer çabalardan beklediğimiz gelir ise yıllık 3.5 milyar dolar.
Bu bile çok az ama
Hiç olmadığını düşününce kazanç olarak değerlendiriyoruz.
Biz niye benzer tedbirleri alıp aynı yolu izlemeyelim.
Unutmayalım
Sanayide kullandığımız yarı mamul ve ara malları da biz ithal ediyoruz.
Onlar da bizim için değerli varlıklar.
Üretirken dikkatli davranmak gerekiyor.
Olaylar bizlere bunu acı tecrübelerle öğretti.

Borç yiğidin kamçısı mı gerçekten?

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Liberal ekonomilerde belirleyici öge üretimdir.
Üretim yoksa siz de yoksunuz.
Borcunuz olabilir.
Eğer üretiyorsanız, borcunuzu döndürebilecek atraksiyonları yapabiliyorsanız borçlu olmanız da çok önemli değildir.
Uluslararası Para Fonu (IMF) raporuna göre dünya ülkeleri borca batmış durumda…
Dünyadaki hükümetlerin toplam borcu 63 trilyon doları geçerken, Amerika Birleşik Devletleri 19 trilyon 940 milyar dolarlık rekor borçla ilk sırada yer alıyor.
ABD’yi Japonya ve Çin takip ediyor.
Japonya’nın borcu 11 trilyon dolar.
Onu takip eden dünya devi Çin var.
Onun da borcu 5 trilyon doları aşıyor.
Avrupa’nın batmış ülkelerinden İtalya’nın borcu 2 trilyon 454 milyon dolar
Onu takip eden Fransa’nın da borcu 2 trilyon 375 milyon dolar.
Türkiye’nin ise borcu yaklaşık 230 milyar dolar.
Yukarıdaki rakamlara bakınca Türkiye’nin borcu devede kulak.
Dünya’da borç hesapları GSMH’ya oran itibariyle ölçülüyor.
Borcunuz gayri safi milli hasılanız ile ne gibi ilişki içinde?
Burada batmış Amerika’dan sonra en borçlu ülke olan Japonya GSMH’ye yüzde 240 oranla borçlu.
Ürettiğinin 2 buçuk katı borcu var.
Yunanistanın borcu GSMH’ye oranla yüzde 181
Neredeyse GSMH’nin iki katına yakın borçlu.
Bu durum ülkemizde nasıl?
Hazine müsteşarlığının verilerine göre;Türkiye’nin eylül ayı sonu itibariyle merkezi yönetimin borcu 230 milyar dolar.
Bu da GSMH’nın yüzde 30’na tekabül ediyor.
Türkiye’nin belini büken ise hazine garantili özel sektör borçları.
Bu borçları 230 milyarın üstüne koyduğunuzda Hazinenin sorumlu olduğu borçlar 479 milyar dolara çıkıyor.
Bu da Gayri Safi Milli Hasılamızın yüzde 53’ne karşılık geliyor.
Bu bile dünya ülkelerinin borç liginde iyi durumda olduğumuzu ortaya koyuyor.
İktidarı sevin sevmeyin.
Kemal Derviş’ten tevarüs eden sıkı maliye politikasında Ak Parti hükümetleri taviz vermediler.
Türkiye’nin en karanlık yılları olan 90’lı yıllardan sonra düzenlemeler sonuç verdi.
Gecelik faizde yüzde 7500’ü gören Türkiye’den, 18 bankası batırılmış, Türkiye’den, 246 milyar dolar milletin parasının buharlaştırıldığı günlerden bu günlere geldik.
Güzel şeyleri söylemeliyiz.
2002’de toplanan verginin 14 lirası halkın hizmetine, 86 lirası faize giderken 2018 yılında 88 lira üretime 11 lira ise faize gitti.
1930’dan 2002 yılına kadar, ortalama her yüz liranın 70 ile 80 lirası faize gitti.Yıllık ödediğimiz faizin TL. karşılığı 50 katrilyon.
PKK’yı başımıza bela edenler PKK ile savaştan başımızı kaldıramayalım istediler.
Her yıl ortalama 10 milyar dolarımızın terörle mücadele için harcadık. 35 yıldır bu mücadelenin devam ettiğinini bir kenara kaydedin. O paranın teröre değil yatırıma harcandığını düşünün.
Türkiye uçardı.
11. Kalkınma Planı Tanıtım Toplantısı’nda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “2002 yılında %72’ye ulaşan kamu borç stokunun milli gelire oranını 2016 yılında %28’e kadar düşürdük. Bu oranla Avrupa’nın en iyi durumda olan ülkeleri arasındayız.” iddiasında bulunmuştu.
Erdoğan’ın iddiasını Hazine Müsteşarlığı, Ocak 2018 Borç Göstergeleri sunumu ve Eurostat verilerinden faydalanarak inceledik. Hazine Müsteşarlığı sunumuna göre Türkiye’nin brüt kamu borç stoku iddia edildiği gibi %72’den %28’e kadar düşmüş.
2016 yılı için kamu borç stoku, AB ülkeleri ile mukayese edildiğinde de benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. AB genelinde brüt dış borç stokunun GSYH’ye oranı ortalama %83,2 seviyesindeyken, %28,3’lük oranla Türkiye Estonya ve Lüksemburg’un ardından en iyi durumdaki ülke oluyor.
Buna rağmen tablo ümit kırıcı değil.
Ümitsizliğe düşecek bir durumumuz yok.
Eksiğimiz ise başta devlet kurumlarımız olmak üzere tasarruf etmeyi bilmiyoruz.
Tasarrufu aynı zamanda sevmiyoruz.
Başta devlet erkanı milleti tasarrufa çağırırken, kendilerinden başlayarak tasarruf etmeyi ilke edinmeliler.
İnsanımız önce kendi nefsinden başlayarak tasarruf etmeli,
Umutsuz olmamız için yeterli sebeb yok.

1 2 3 5
yukarı git