. . . . . GAZETECİ – YAZAR

Author

Abdurrahman Pala

Abdurrahman Pala has 61 articles published.

Dünya Su Günü

Yazılar içinde tarafından yazıldı

1997 senesinde Nokta dergisinde yayınladığım istatistiklere göre kişi başına  Kullanılabilir su miktarımız 4000 – 4500 metreküp civarında idi. Bugün Türkiye’de son 20 yılda kişi başına düşen su miktarı 1346 metreküpe kadar  indi. Bu ülkemiz için çok vahim bir sonuçTürkiye kişi başına kullanılabilir su miktarı bakımından henüz su fakiri bir ülke olmasa da su stresi yaşayan bir ülke… Ve eğer etkili adımlar atılmazsa, 2030 yılındaki nüfus tahminlerine göre ülkemiz su fakiri bir ülke olmaktan kurtulamayacaktır.

 22 Mart dünya’da “su’ya dikkat çekmek için” yıllardır “Su Günü” olarak kutlanılıyor.

Dünya Su Günü 1993 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edilmiştir. İlk kez 1993’de Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda önerilen “Dünya Su Günü”, gerek BM üyeleri ve diğer dünya ülkelerinin giderek büyüyen temiz su sorununa dikkat çekmek istemesi, içilebilir su kaynaklarının korunması ve çoğaltılması konusunda somut adımlar atılmasının sağlanması amacıyla böyle bir gün oluşturuldu.

Her yıl aynı tarih geldiğinde kişi ve kurumlar kendi çaplarında bişeyler yapıyorlar veya yapıyor görünüyorlar.

Aslında  farkındalık yaratmak adına yapılan “Dünya Su Günü” bir çok ilim adamının emek verdiği  su araştırmalarına da kaynak teşkil ediyor.

Dünya için, suyun yeri ayrıdır. Yaşamın olmazsa olmazı sudur. Bu yüzden Dünya Su Günü’nün de ayrı bir misyonu vardır. Bu günde suyun varlığının önemine ve sonraki nesillere de kalacak bir miras olduğundan bahsedilir.

Manisa Mimar Sinan Bulvarı üzerinde seyir halinde iken Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin “Geleceğe bırakacağımzı en iyi miras su’dur” yazısını okudum.

Herkes beylik cümlelerle BM tarafından kabul edilmiş bir gün de Su’dan bahsediyor.

Ama tasarruf konusunda maalesef yeteri kadar duyarlı olduğumuz söylenemez.

Eğitimin aileden başladığı teziyle suyu tasarruflu kullanmak konusunda eğitsel çok yapacak işimizin olduğunun altını çizmek isterim.

Yapılanlar da politik söylemlerden öteye geçemiyor.

Mesela

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı yarın Salihli Tekelioğlu köyüne gelecekmiş.

Tüm İzmir’lileri de oraya davet etmiş.

Sebeb

Kuruyan Marmara Gölü’nü kurtarmak

Gölmarmara’ya adını veren bu gölü son beş yıldır göz göre göre ölüyordu. Her yıl da da bir 22 Mart vardı. Kimse oralı olmadı ve gölün kurtarılması için veya doğal akışına bırakmak için yapılmış bunca yatırımlara rağmen kimse elini taşın altına koymadı  ve Göl bugün artık eskiye döndürülemeyecek hale geldi. Gölün bir çok noktasında şu an ziraat yapılıyor. Köylüler ekip biçiyor. Onlara bu gücü ve desteği veren siyasetçiler de olduğu, onun için de maliki olmadıkları arazilerde ziraat yapan bu çiftçileri cüretlendirdiği  iddiaları herkesin kulağında….

Bu yazıyı yazmama vesile olan Dünya Su Günü madem konumuz. O zaman Su ile ilgili şu bilgileri hiçbir zaman gözardı etmeyelim.

Türkiye, yılda ortalama 150 milyar metreküp civarında su üretiyor .Bu suların sadece 17 milyar metreküpü  işlenebiliyor.

Bu yıl Mart ayında kar yağışının artması ile daha fazla suyumuz olacak..

Ancak

Bu suların ekonomik değere dönüştürülmesi ve kullanılabilir hale getirilmesi geçtiğimiz yıllardaki örneklere bakarsak yine toplumun beklentilerini karşılamayacak.

Yerkürenin 3/4’ü sularla kaplı olmasına rağmen kullanılabilir su miktarı %2,5, içilebilir su miktarı ise %1’den daha azdır.

1997 senesinde Nokta dergisinde yayınladığım istatistiklere göre kişi başına  Kullanılabilir su miktarımız 4000 – 4500 metreküp civarında idi.

Bugün Türkiye’de son 20 yılda kişi başına düşen su miktarı 1346 metreküpe kadar  indi.

20 yılda çok vahşi bir sonuç bu…

Türkiye kişi başına kullanılabilir su miktarı bakımından henüz su fakiri bir ülke olmasa da su stresi yaşayan bir ülke… Ve eğer etkili adımlar atılmazsa, 2030 yılındaki nüfus tahminlerine göre ülkemiz su fakiri bir ülke olmaktan kurtulamayacaktır.

 

 

Ukrayna Üzerine görüşlerim

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Sovyet Sosoyalist Cumhuriyetler Birliği dağıldıktan sonra bu birliğin Uzay çalışmaları Kazakistan’da, Motor teknolojileri ve geliştirilmesi çalışmalarının merkezi de Ukrayna’da kaldı. Benim aklım “Putin mantığı bütün eski Varşova Paktı ülkelerinden vazgeçse bile Kazakistan ve Ukrayna’dan vazgeçmez.” diyor.

1989’da Baba Bush ile Gorbaçov’un Malta da yaptıkları zirve Sovyetlerin dağılma sürecini başlatmıştı. Gorbaçov’dan sonra iktidarı devralan Yeltsin dahil Rusya yöneticileri bir taraftan durumu idare etmeye çalışırken, Batı’nın kendi sinir uçlarına dokunmasını hiçbir zaman unutmadı. Amerikalıların tabiriyle onları hep kaydetti.

İş o kadar ileri gitti ki NATO Varşova Paktı Ülkelerinin sözleşmeyi imzaladığı salonda toplantı düzenledi.

Adım adım Rusya Federasyonu olarak ayakta durmak isteyen ülkeye karşı psikolojik saldırılarını sürdürdü Batı dünyası…

Eski Varşova Paktı ülkelerinin birer birer Nato’ya alınması Rusya’nın tahammül sınırının nereye kadar duruma müsaade edeceği sorusunu hep akıllara getirdi.

Sovyetler’in dağılmasından sonra Rus ordusu yaklaşık 10 yıllık bir duraklama dönemine girdi. Devlet başkanlığı görevine 2000 yılında Vladimir  Putin’in gelmesiyle ise Rus ordusunda tam bir modernizasyon seferberliği başlatıldı. 2001’de 7 milyar dolar olan savunma bütçesi 2007’de artık 32 milyar dolar olmuştu. Bu rakam şu anda 70 milyar dolar. Ayrıca Putin göreve gelir gelmez 2000’de Rusya’nın askeri, ulusal güvenlik ve dış politika doktrinlerini değiştirdi. Putin’in “güçlü ordu, güçlü devlet” felsefesi geçen 15 yıl içinde orduda modernizasyon ve büyüme şeklinde kendini açıkça gösterdi. Çeçenistan’dan Gürcistan’a, Ukrayna’dan Suriye’ye kadar girişilen ve yüz binlerce cana mal olan işgal harekatları… Sonuncusu da Ukrayna saldırısı.

Gözlerden kaçırılmaması gereken bir nokta var.

Sovyet Sosoyalist Cumhuriyetler Birliği dağıldıktan sonra bu birliğin Uzay çalışmaları Kazakistan’da, Motor teknolojileri ve geliştirilmesi çalışmalarının merkezi de Ukrayna’da kaldı.

Benim aklım “Putin mantığı bütün eski Varşova Paktı ülkelerinden vazgeçse bile Kazakistan ve Ukrayna’dan vazgeçmez.” diyor.

Nitekim son gelişen olaylar bu iki önem arzeden nokta konusunda Putin doktrininin ne kadar hassas olduğunu ortaya koyuyor.

Bugün Türkiye’nin sadece arabulucu olabildiği konularda bile Putin, Ukrayna’nın NATO içine alınması projesinden vazgeçilmesini,Ukrayna’daki Zelensky’nin başında olduğu iktidarın da değişmesini istiyor.

Başka ve bağımsız bir ülkenin iktidarınının da değişmesini istemek nasıl bir cür’et ise…

ABD ve AB ülkelerini yayınladığı düşman listesiyle deklare eden Putin, artık sosyalist siyasetten realist siyasete geçmiş görünüyor.

Belki İktidarın değişmesini başaramasa bile  Ukrayna’nın kendisi için ne kadar önem arzettiğini dostu düşmanı herkese duyurdu.

AB ülkelerinin soğukta donma riskini elinde tutan Putin, planlamalarını yaparken de çok realist davrandı.

Petrol ve doğalgaz fiyatlarının uçuşa geçmesi de Putin’in ekmeğine yağ sürdü.

Başta ABD ve İngiltere olmak üzere batı dürüst olsa bunca yaptırım sıralaması yerine petrol ve emtia fiyatlarıyla oynasa Putin’e daha farklı bir kıskaç uygulayabilirdi.

Bunu yapmadığına göre anlıyoruz ki; Batı’nın başta ABD olmak üzere yaptırımları bir aldatmacadan ibaret.

Siyasi ve ticari ortaklıklarımız yanında Suriye ve Libya cephelerinde karşı saflarda savaşmamıza rağmen Rusya’nın en güvendiği ülke Türkiye olduğu, kendisiyle diyalog başlatılacaksa bu buluşmayı realize edecek liderin Erdoğan olduğu gerçeği bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Haretz gazetesi geçen hafta “Rusya-Ukrayna savaşının galibi Erdoğandır” diye manşet atması da dikkatlerden kaçmamalıdır.

Umarım

Putin, Erdoğan’ı dinler ve sivillerin tahliyesi konusunda verilen sözleri tutar.

CP Morgan petrol fiyatları konusunda “189 doları görebilir” diye bir açıklama yaptı. Bu zorlu kış şartlarında yükselen petrol fiyatları tüm dünya için olduğu kadar ülkemiz için de felaket olur. Şu haliyle bile 108 dolarlık bir petrol fiyatı her gece petrol ürünlerine zam yapılmasını mecbur kılmaktadır.

Batı, Ukrayna üzerinden 10 yıl önce Soros aracılığıyla operasyonlar yaparken bugün artık direkt Ukrayna gibi bir ülkenin felakete sürüklenmesine  sebeb olmuştur.

Bu haliyle bile bir millete felaketi yaşatan tablo

En güzel sözü de Aziz Sancar hocam söylemiş

“Ukrayna’da insanlık ölüyor” deniyor. Doğru ama eksik. Çünkü o insanlık ; Afrika’da aç bırakılmış, Bosna’da tecavüze uğram Hocalı’da duyulmamış,Irak’ta aldatılmış, Myanmar’da yakılmıştı.

 

 

Gerçekleri görmek veya eskiye özlem

Yazılar içinde tarafından yazıldı

 

Son günlerde CHP, HDP çıkışlarıyla aslında inkar ettikleri, ama her haliyle belli olan ittifakı “oylarımıza muhtaçsınız” diyen HDP yöneticileri  “İstanbul ve Ankara seçimlerini bizim sayemizde kazandınız” diye avaz avaz bağırmaktan geri kalmadılar.

 

Milletimiz artık gerçekleri görmektedir.

 

Kimin kiminle işbirliği yaptığını, “ortak buluşma noktası ihanet” de kimlerin bir araya geldiğini hayretle izlemektedir.

 

Aslında Türk milletinin dikkatlerinden kaçmaması gereken nokta şudur.

Başta ana muhalefet olmak üzere Erdoğan karşıtı tüm oluşumlar bir merkezden yönetilmektedir.

 

Bir orkestra uyumuyla hangi oluşumun hangi sesi çıkaracağı tek merkezden planlanıyor.

 

Bana öyle geliyor ki;

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan düşmanlığı üzerine birleşen bu güruhlar, aslında söylediklerini yapamayacaklarını biliyorlar.

 

Araştırmacı Bekir Ağırdır “Türkiye’de muhalefetin yapısal değişikliği yapabilmesi için 33 milyonun üzerinde oy alması gerektiğini” söylüyor.

 

Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu denendi ve CHP’nin yüzde 20’nin oyunun üzerine koyabildikleri kadar  oy koydular.

 

Muharrem İnce’nin aldığı oy sayısı Erdoğan’ın aldığı oyun yarısını ancak geçebildi.

 

Bugün Muharrem ince de ayrı parti kurdu.

 

Bir oldukları dönemdeki gibi İP ve HDP’nin oylarını üst üste koysalar, üzerine de Ak Parti hainleri Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun  oylarını ekleseler bile 33 milyon oyu bulmaları mümkün görünmüyor.

 

Bu aşamada toplumu infiale sürükleyecek eylemler gerektir.

 

3600 ek gösterge üzerinden emeklileri kışkırtmaya çalıştılar. Bir çok hareket gibi o da tutmadı.

 

Kağıt toplayıcılar dahil, her türlü fırsatı değerlendirip ortamı germeye ve yeni tedirginlikler yaratmaya çalışıyorlar.

 

Hiç birinden bekledikleri ilgiyi bulamadılar

 

Şimdi de eski senaryoları gündeme koyacaklar.

 

Kemal Kılıçdaroğlu şöyle diyorsa:

 

-“2023 öncesi sokağa silahlı kişileri salarak bazı kişileri öldürtebilirler”

Biliniz ki, Kılıçdaroğlu ‘silaha sarıldı’ PKK ve DHKP_C cinayetler işleyecek.

 

Biz bu filmi daha önce de gördük.

Bahriye Üçok’dan Ahmet Taner Kışlalı’ya, Bedrettin Cömert’ten Karafakioğlu’na Recep Haşatlı’dan  İlhan Darendelioğlu ve Gün Sazak’a birilerine suikast yapıp bunu ülkücü gençlerin üstüne yıkmak CIA ve uzantılarının eskiden beri uyguladıkları bir taktik.

Plan ve programı güncellemeyen kudurmuş köpekler yine aynı sesleri çıkarmaya ve eski senaryoları gündeme almaya çalışıyorlar.

 

Bunların sözcüsü de Kemal Kılıçdaroğlu

Ak Parti sözcüsü Ömer Çelik siyasi cinayetler gündemini oluşturmaya çalışan Kemal Kılıçdaroğlu’na sert çıktı. Twitter’da mesaj yayınlayan Çelik şöyle dedi.

“Cumhurbaşkanımızın önderlik ettiği güçlü siyaset sayesinde hükümetlerimiz döneminde Türkiyede siyasi cinayetlere ve faili meçhullere son verilmiştir. Böylece siyasetin vesayet odaklarınca sistematik şekilde manipüle edildiği devir kapanmıştır.

CHP Genel Başkanının “belli kişileri öldürmek”ten ve “siyasi cinayetler”den bahsederek Sn Cumhurbaşkanımızı hedef göstermesi ahlaki olmayan bir tavırdır ve sorumsuzluktur. Karanlık dönemlerde planlı kurguların parçası olan bu yaklaşımın tekrar edilmesi asla kabul edilemez. Ülkemize yönelik istikrarsızlaştırma siyaseti güden böylesi bir hareket, sadece Türkiye düşmanlarının beşinci kol faaliyetlerine hizmet eder.”

Bence Ömer Çelik daha sert çıkmalıydı.

Nazikçe “eski zamanlar geride kaldı” demek istemiş

Ama

Kemal Kılıçdaroğlu ve ita amirlerinin bu nezaketten anlayacağını sanmam

 

 

Afganistan meselesi

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Afganistan üzerine oynanan oyunlar ve yazılı senaryolar 1980’de başladı.

O günkü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin orayı işgal edip başına da Babrak Karmal’ı devlet başkanı yapması ABD’nin soğuk savaş dönemi planlarını alt üst etti. O günkü ABD yönetimi önce SSCB’ye karşı bişeyler yapması gerektiğini, bunu da çok acil olmasını düşündü. Yapılan şey ise Taliban’ı destekleyerek SSCB’nin ülkeye hakim olmasını engellemekti.

Geldiğimiz noktada 1989 da SSCB’nin zayıflaması ve dağılması ile  ABD Afganistan üzerinde rahatlamasına vesile oldu. Taliban SSCB’den sonra 11 eylül 2001’e kadar ülkeyi yönetti.

Sovyet işgalinin sona ermesinin ardından iç savaşların ülkeyi kasıp kavurduğu, savaş ağalarının kendi bölgelerinde derebeylik tarzı hüküm sürdüğü, yolsuzlukların, infazların ve rüşvetin ayyuka çıktığı bir dönemde sahnede yerini alan ve Afganistan’ın son 25 yılına damga vuran Taliban örgütü  artık ABD’nin hedefiydi.

Arapça talib (öğrenci) kelimesinin çoğulu Taliban (öğrenciler) adını benimseyen örgüt, ülkenin güneyinde Molla Ömer Ahund liderliğinde yaklaşık 50 medrese öğrencisiyle birlikte 1994’te kuruldu. Aslen Kandaharlı olan Molla Ömer, bir süre Pakistan’da ardından da Kandahar’ın kuzeyindeki Meyvend ilçesinde medrese eğitimi aldı. Sovyet işgaline karşı savaştı. Öldürüldükten sonra  Şura yönetimine geçen ve birden fazla klik ve grupların bulunduğu Afganistan’da Ne zamanki 2001’de ABD, “Artık hiç bişey eskisi gibi olmayacak” sözü ve mottosu ile başlayan yeni senaryoya geçti. İkiz kulelerin vurulmasında katkısı ve talimatı olduğu iddia ettikleri ve CIA ajanı olduğunu artık bugün çok net bildiğimiz  Usame Bin Ladin üzerinden işgalini meşru göstermeye çalıştı.

Bu defa ülkeyi işgal eden ABD’nin karşısında  Taliban vardı.  Düne kadar SSCB’ye karşı mücadele eden dün desteklediği Taliban’ı hedefe koydu.

Taliban mücadelesini kendi insiyaktifi içinde sürdürdü. 20 yıl boyunca “Sizin saatiniz bizim zamanımız var” diyerek kendi bildiği düzende mücadele etti.

Bugün ise; ABD askerleri, 20 yıldır savaştığı Taliban’la anlaşarak, ilk aşamada belirtilen şartlar da yerine getirilmeden Afganistan’dan çekilmesini tamamladı. 20 yıl boyunca ABD’ye hizmet etmiş kişilerinde ülkeyi terketmek için uçağın peşinden koşmaya kadar her türlü  eyleme kalkışan bu insanlar Taliban’ın yönetime el koymasıyla geleceklerinden endişe etmeye başladılar.

Guantanamo zindanları hafızalarda tazeyken endişe etmeleri normal. Ama Taliban da gelişi ile birlikte genel af çıkardı. Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin ülkeyi 169 milyon dolarla birlikte terkedip BAE’ye sığınması resmin yeni şeklini ortaya çıkardı.

Bundan sonra ne olacak?

Ülkeyi yönetme konusunda önünde herhangi bir engel olmayan Taliban, bundan sonra ülkenin yönetimini elinde tutacak gibi görünüyor. Çin; BAE ve Suudi Arabistan Taliban yönetimini tanıdı. AB başkanı Borrel, Taliban ile hemen temasa geçmeleri gerektiğini resmen açıklıyor.

Görünen o ki Taliban yeni kurduğu  şura ile adını ne koyacaklarsa Afganistan’ı yönetecekler.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İDEF açılışında Taliban ile ilişkiye sıcak mesajlar verirken, Muhalefet, ABD’nin yalanlamak zorunda kaldığı “ Erdoğan Biden ile anlaştı” teraneleriyle ortalarda dolaşıyor.

Kendi demeçlerini kendilerinin yalanlamasına şahit olmuştuk. Ama demecin ABD tarafından yalanlanması ilk defa görüldü.

Türkiye, Afganistan’ı gözardı edemez.

Masada olmalı, hatta Afganistan masasını Türkiye kurmalıdır.

Büyük abi olarak oradaki oluşuma diplomatik gerekler içinde destek de olmalıdır.

Bu coğrafyada Türkiye olmadan hiçbir senaryo başarıya ulaşmaz. Suriye’de Irak’ta bundan sonra yeni gelişmeler de olacaktır.

DÜNYA SU GÜNÜ için…

Günün İçinden içinde tarafından yazıldı

İlk kez 1992’de  Türkiye’den Süleyman Demirel’in de katıldığı  ve Türkiye’nin en yüksek düzeyde temsil edildiği Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı‘nda önerilen Dünya Su Günü, 1993 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edildi. Bu tarihte Cumhurbaşkanı olan merhum Turgut Özal “zaman gelecek bir galon su bir galon petrole eş değerde olacak” demişti. Geçen sene yaşadığımız petrol krizinde 14 dolara kadar düşen petrolün varili gerçekten bir galon su’dan daha ucuz kalmıştı.

Suyun israf edilememesi ve halkın toplumların bilinçlendirilmesini amaçlayan Dünya Su Günü maalesef toplum tarafından gerekli ilgiyi görmedi.

İnsanımız yine, traş olurken, diş fırçalarken açık çeşme modelinden vazgeçmedi.

 

En büyük sorunlarımızdan biri olan israf özellikle Türk insanı için maalesef hiç önemsenmeyen ve geleceğimizi karartan bir büyük proplemimiz olarak önümüzde duruyor.

 

Dünyadaki toplam su miktarı 1400 milyon km3. Bu suyun % 97,5.i denizlerde ve okyanuslardaki tuzlu sulardan oluşmakta… Geriye kalan yalnızca % 2,5.i tatlı su kaynağı olup çeşitli amaçlar için kullanılabilir olduğu belirlenmiş.  Küçük bir orana sahip olan tatlı suyun %68,7’si buzullarda, yüzde 30,1’i yeraltı sularında, %0,8’i tiyal (devamlı donmuş haldeki toprakaltı tabakası) tabakasında ve sadece %0,4’ü yüzey sularında ve atmosferde bulunmaktadır.

Yüzey sularında ve atmosferde bulunan su miktarı; sulak alanlarda, nehirlerde, bitkilerde, hayvanlarda ve toprakta nem olarak depolanmaktadır. Hesaplamalar ışığında dünya üzerinde toplam tatlı su miktarının sadece 35,2 milyon km3 söylenebilir.

 

Hala israfa devam ediyor, hala suya gerektiği önemi ve özelliği vermiyoruz.

 

UNICEF’e göre 2017 yılı itibari ile 2,1 milyar insan temiz içme suyundan, bunun yaklaşık iki katı sayıda insan ise günlük hijyen imkanından yoksun. Herkesin üzerinde uzlaştığı bu konunun çözümü konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bu görüşlerden ilki su tekelleri ve su tekellerinin yönlendirdiği Dünya Bankası, Dünya Su Konseyi, Birleşmiş Milletler gibi kuruluşlarının savunduğu tezdir. Bu kuruluşların ana politikası farklı modellerle tarif edilse de suya ulaşımda ve su yatırımlarında özel sektörün payını arttıran, suyun sınırlı bir kaynak olduğu ve bu yüzden suya ulaşımın paralı olması gerektiğini savunan iddialar üzerine kurgulanmıştır. Bu su tekelleri; Nestle, Veolia, Thames Water gibi senelik milyarlarca dolar kazançları olan firmalardır.

Toplumumuzun çeşme suyunu kullanmak, içeceği suyu arıtmak tercihi yerine paket damacanalarla su satın alması Bu gibi sudan para kazanan firmaların ekmeğine kaymak sürmektedir.

 

Nestle’nin Türkiye’de artezyenden çıkardığı suyu, biraz yumuşatarak  doğal kaynak suyu diye sattığını yakınen bilirken insanımıza hiç değilse bu çok uluslu şirketlerin ürünlerini almamalarını öneririm.

Su yokluğu özellikle Çok uluslu şirketler ile emperyal emelleri olan devletler, kişi ve kurumlar nezdinde aynı zamanda istismar vesilesidir.

Afrika’daki su ve tuvalet yoksunluğuna dikkat çeken Bill Gates gibi “yardımseverler” ise tuvaleti olmayanlar için ucuz tuvalet tasarımları gibi sorunu bağlamından koparan göz boyayıcı faaliyetlerle gerçek sorunların üstünü örtmektedir.  Diğer tarafta ise temiz suya ulaşımının bir hak olduğunu savunan ve suyun kesinlikle bir meta olarak görülmemesini talep eden bir kesim bulunmaktadır.

 

Dünya’da 2 milyara yakın Müslüman var. İslama göre su bir değerdir, nimettir ve ticaret metaı olamaz. Yerel yönetimler halkına erişilebilir rakamda veya ücretsiz su temin etmek zorundadır.

Bunu da bir kenara yazın…

 

Küresel su sorununa karşı su kaynaklarımızın iyi yönetimini ve sürdürülebilirliğini sağlamak en öncelikli görevimiz. Gelecekte oluşabilecek risklere karşı bugünden önlemimizi alalım, suyumuzu verimli kullanalım.

Japonya’da lavabo’dan akan suyu bir hortum vasıtasıyle rezervuar’a transfer eden bir proje görmüştüm.

Başlıca yapabileceğimiz tasarruflar da şöyle olabilir.

  • Ekonomik musluk başlığı kullanarak ciddi bir şekilde su tasarrufu yapabiliriz.
  • Diş fırçalarken ya da tıraş olurken musluğun kapalı olmasına özen göstermeliyiz.
  • Duş yaparken sıcak su musluğunu açtığımızda gelen ilk soğuk suyu tekrar geri sisteme veren vana yapıları kullanılabilir.
  • Arabalarımızı kendimiz yıkamaktan vazgeçmeliyiz.
  • Bahçe sularken suyu çok dikkatli kullanmamız şart.
  • Sifon haznesine 1 litrelik pet şişe koymak da oldukça önemli. Böylelikle her seferinde 15 litre suyun gitmesine engel olabiliriz.

 

Dünya Su Günü kutlu olsun!

 

**************************

İstanbul’un su sorunu

Kuraklık ve mevsim normallerinin altındaki yağışlar İstanbul’un barajlarını yüzde 20 seviyelerine düşürmüştü. Sonra yağan kar ve yağmurlarla doluluk arttı. Ama tehlike geçti mi?

Hayır

Uluslararası istatistik kuruluşları kişi başı günlük harcanacak su miktarının 25 litre olmasını tavsiye ediyor. Halbuki İstanbul’da kişi başı düşen su miktarı 185 litre ile 220 litre arasında değişiyor.

İstanbul yüzeysel su kaynakları ile beslenen bir şehir. Yağışlı mevsimlerde gelen sular baraj ve regülatörlerde toplanarak gerekli arıtma işlemlerinden sonra şehre veriliyor. Tabii nüfusun artması ve coğrafi olarak hizmet alanının genişlemesi sebebiyle şehir artık su anlamında kapasitesini neredeyse aşmış durumda.

Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye’de kişi başına düşen su miktarı yılda 8 bin metreküp imiş…Bugün bu rakamın sadece günlük 2 milyon ikiyüz bin  metreküp olması bizi kendimize getirmeli.

İstanbula su sağlayan barajların yanında ıstrancalar’dan, yetmedi Bolu’daki Melen çayından su taşımak gibi pansuman tedbirler halkı yeterli bilinçlendiremediğimiz için işe yaramadı. Bundan sonrası için de toplum bilinçlenmediği sürece, su tasarrufuna dikkat etmediği sürece, hele hele İstanbul nüfusu bu hızla artmaya devam ederse Fizan’dan su getirseniz soruna çare bulmak zordur.

 

Mehmet Akif Ersoy için rahmetle…

Günün İçinden içinde tarafından yazıldı

İstiklal Marşı’mızın TBMM birinci meclisinde kabul edilişinin sene-i devriyesinde vatan şairi Mehmet Akif Ersoy çeşitli yönleriyle ele alınıyor.

Herkes kendine göre;

Ya Mehmet Akif’in kişiliği,

Ya da İstiklal Marşı’nın Meclis’te kabulü üzerinden çeşitli anekdotlarla olayla bağını kurmaya çalışıyor.

Kimse daha önce içinde olduğu ittihat ve terakki partisi içindeki uyuşmazlıklardan, Akif’in oradan ayrılma gerekçelerinden, Mustafa Kemal ile  bile neden fikir ayrılığına düştüğünden bahseden yok.

Akif’i vatanından uzaklarda Mısır’da fakir ve zillet içinde yaşamaya mecbur eden gerekçeler nelerdi?

Bunları da araştıran yok.

Bir İstanbul beyefendisi olarak doğan, büyüyen, babasının rahle-i tedrisinde çok iyi yetişen Mehmet Akif Ersoy, vatana kurulan tuzakların farkında olarak mutlaka bişeyler yapılması, bunun da mutlaka hemen yapılmasına olan inancı dolayısıyle umud ettiği her kapıyı çalmış bir Türk vatan evladı…

İttihat Terakki’ya katılmasını da ayrılmasını da bu çerçevede değerlendirmek gerektir.

Birinci dönem ilk mecliste milletvekili adayı gösterilen ve seçilen Akif, neden ikinci dönemde birinci dönemden bir çok milletvekili olmasına rağmen  dışlanmıştır?

Kur’an-ı Kerim’in “Asrın idrakince İslamı söyletmeye yarayacak” çalışmalara başlaması teşvik edilirken, Neden daha sonra  Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından  Elmalılı Hamdi Yazır ve Rifat Börekçi sahneye çıkarılmıştır.

Mustafa Kemal ve arkadaşları onu hicrete yollamak, veya hicrete mecbur etmek için neler yapmışlardır?

Veya soruyu şöyle soralım.

Mustafa Kemal ve arkadaşları İstiklal Marşı birinci Meclis’te ayakta alkışlanır ve kabul edilirken, bu marşın yazarını neden hicret etmek zorunda kalacak pozisyona sokmuş veya İstiklal Marşı şairinin çok sevdiği vatanından uzaklaşmasına neden göz yummuşlardır?

Aslında bütün bunlar  akademik çalışmalara konu olabilecek başlı başına bağımsız konulardır.

Gerçek tarihimiz yazıldığında bu gerçekleri görme, bilme ve duyma şansımız olacaktır.

Sırtında hırkası yokken verilen ikramiyeyi kabul etmeyen o yüce insanı daha iyi anlayabilmek için bana göre; SAFAHAT’taki ASIM’a bakmak gerektir.

Mehmet Akif burada biraz da kendinden rivayetle hayalindeki Türk gençliğini resmetmişti.

Mehmet Akif İlim ve fenden uzaklaşmayan, mütedeyyin, dini ilimlerle de mücehhez bir Türk nesli hayali içindeydi.

Bunun için tek kanatlı eğitimi reddetmişti.

Akif, Türk insanının çok çalışmasını arzu etmişti.

Çalışkan, ilim ve fenni tahsil etmede mahir, İslami ilimlere de vakıf adaletli bir gençlik onun hayali

Bugün onu anlamak için ASIM bölümünü bir başka dikkat ve ferasetle okumak gerektir. Diye düşünüyorum.

Daha iyisi gerçek tarih yazıldığında…

 

 

Kuşatılmışlığa karşı tek vücut olmalıyız

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Türkiye her bir tarafından kuşatılmıştır.

Hak ile batılın savaşı, iyi ile kötü’nün mücadelesi bu…

Böyle de devam edecek.

Kimse bu fasid dairenin biteceğini, şekil değiştireceğini veya vazgeçeceklerini düşünmemelidir.

Biden başkan olduğu 20 Ocak’tan bu yana çok az görüşme yaptı. Önüne konulan kararnameleri imzaladı.

Bi de bişey söyledi.

AMERİKA GERİ DÖNDÜ

Bir çok kişinin farkında olmadığı bu cümle Türkiye için çok önemli.

Eşref Bitlis paşa hala çözülemeyen bir uçak kazasıyla şehit edilmişti.

Bitlis- Tatvan hattında düşen helikopter ile şehit edilen 11 vatan evladının şehadetinde de bit yeniği arıyorum ben…

Atlas Jet’in uçmasına izin verilmemesi gereken bir uçağıyla Nükleer fizikçilerimiz Engin Arık ve Fatma Şenel Boydağ ile 4 uzman fizikçimiz şehit edilmişti.

Uçmasına normal prosedür uygulansa izin verilmeyecek bir uçakta 5 tane pırlanta bilim insanımızı bizden aldılar.

O uçağa uçuş iznini de fetöcü olduğu sonradan belli olan birkaç hain vermişti.

Mogadişu baskınıyla, Türkiye’nin kontrol ettiği Cerablus’a füze atılmasının aynı zamana denk gelmesi tesadüf olamaz.

Emperyal güçler dört bir yandan saldırılarını sürdürüyor.

Bakın!

Bir yıldır ininden çıkmayan, hafta sonu düzenli ayinler için bile görünmeyen Emperyal güçlerin dini uzantısı Katolik papa Irak’ı ziyaret ediyor.

Bu ziyaret Türkiye’ye mesaj niteliğindedir.

Şii liderlerle bir araya gelen, görüşen, Sistani’nin de çok memnun olduğunu söylediği ziyaret aslında bölgeyi İslamın kuşatmasına karşı bir harekettir.

Bölgeyi Türkiye eliyle İslam şekillendirmesin diye müdahale ediyor Vatikan.

Siyonizm ile Papalık emellerini gerçekleştirmek, bölgenin islam tarafından kuşatılmasını engellemek istiyorlar.

Akil müslümanlar için bu mesele sürpriz olmamalı.. Vatikan’ın kurucuları Tapınak şövalyeleridir. Merkezi İsviçredir. Bugün ise Emperyal güçlerin emellerine Tapınak şövalyelerinin mantığıyla hizmet etmektedirler. Bugün de Ehl-i Sünnet müslümanların içine tapınak şövalyeleri mantığı ve kiniyle giren Şii’leri gündeme almak aslında İslam’a dolayısıyle Türkiye’ye karşı operasyonun parçasıdır. 

Türkiyeli herkes oyunu görmeli ve vatanını hiçbir bahane ve gerekçenin arkasına saklanmadan savunmalıdır.

Gün güçbirliği yapacağımız, dünyaya tek yumruk olduğumuzu göstereceğimiz gündür.

Unutmayın!

Vatan yoksa hiçbir şey yoktur.

ABD ile savaşımız bitmez.

Günün İçinden içinde tarafından yazıldı

Gara’da sadece çılgın Türklerin yapabileceği bir operasyonla ortalama 5 yıldır esir tutulan değerli asker, İstihbarata elemanı ve yetişmiş kadrolarımız içinden seçilip kaçırılmış şahsiyetlerdi.

Kahpece başlarına kurşun sıkılarak şehit edilen  isimleri şöyle;

Erhan Pekçetin, Aydın Günel, Sedat Yabalak, Vedat Kaya, Semih Özbey, Hüseyin Sarı, Mevlüt Kahveci, Sedat Vardar, Ümit Gıcır, Adil Kavaklı, Müslüm Altuntaş, Sedat Sorgun, Süleyman Sungur.

2 Ekim 2015 tarihinde Ağrı’daki birliğine katılmak için yola çıkan er Adil Kabaklı
24 Temmuz 2016’da Lice’de alıkonulan Vedat Kaya
15 Temmuz’da alıkonulan Jandarma Er Süleyman Sungur
21 Eylül 2016’da Hakkari’de alıkonulan Uzman Erbaş Mevlüt Kahveci
2 Ekim 2015’te alıkonulan topçu er Müslim Altıntaş
Aydın Köse, Muhammet Salih Kanca

Ben onlara rabbimden rahmet diliyorum. Ama Şehitlik peygamberlikten sonraki en yüksek makamdır. O makama erdikleri için onların mutlu olduklarını düşünüyorum.

Her Türk şehitlik gibi bir makama erebilmek için dua eder.

Hazreti Ömer, Hazreti Ali gibi…

*****************

Gara meselesi üzerine kimin ne dediği veya diyeceği, nasıl tavır alacağını çok merak ettim.

Muhalefet, sözcüsü marifetiyle “Kahrolsun PKK” diyemedi.

Ama

Güzel bir teklif yaptı.

“Şehitlerimiz için 3 gün yas ilan edilsin.”

Bunu da alkışlıyorum.

Beni mutlu eden ve vicdanımı seslendiren siyasi ise MHP lideri Devlet Bahçeli oldu.

Bahçeli “PKK’nın sonu göründü” diye müjde verirken,” Gara üzerinden devleti ve orada yapılan operasyonu bahane ederek devleti karalamak  PKK’yı aklamak demektir. Bu dil terörist karayılanın dilidir.Türk devleti Gara’ da hata yapmamış, ihanete bedel ödetmiştir.”

Aynen benim düşüncelerim.

Gönül istiyor ki; istihbarat sızıntısı olmasa ve esirlerimiz sağ salim kurtarılabilseydi, operasyonun başarısı taçlanacaktı.

Meseleye gelince;

ABD ilk açıklamasına “eğer doğruysa” şerhini koymuştu.

Türkiye devleti büyükelçiyi bakanlığa çağırarak belgeleri ve videoları göstererek gerçekleri kafasına vura vura kabul ettirdi.

Ne oldu? diyebilirsiniz.

ABD, yeni açıklama yapmak zorunda kaldı.

Bu bile dünya üzerinde Türkiye’nin ABD’ye karşı zaferi olarak algılandı ve gazeteler buna göre manşetler attı.

Bundan sonra ne olacak?

Hiç merak etmeyin!

Savaşımız devam edecek.

Türkiye, ABD ile hele hele Biden’in ABD’siyle her sahada karşı karşıya gelecek ve bazen diplomatik bazen de stratejik savaşlar yapacağız.

Unutmayın!

Güneyimize 11 tane (Daha sonra bi daha ilave etti) mevzi inşa eden sonra da onları terkedip giden Trump ABD’sinden sonra, şimdi Biden’in ABD’si Yunanistan’în Türkiye’ye bakan bölgelerine yığınak yapıyor.

Zaten Doğu Akdeniz’de karşımıza başkaları çıkıyorsa da aslında ABD ile stratejik savaşıyoruz. Yunanistan’a yapılan askeri yığınakların nasıl bir saldırıya hizmet edeceğini biz bilmiyoıruz.

Ama inanıyorum devletim biliyor.

Beni tanıyanlar bilir. Daha önce de yazdım.

Bu savaş iyi ile kötünün, hak ile batılın savaşıdır.

Biden’in ABD’si yeniden İŞİD’i canlandıracak ve emellerine hizmet eder hale getirecektir.

Daha dün benzer bir provokasyon yaşandı. Üç tane füze atıldı Erbil’e… Bunlardan ikisi ABD üslerinin yakınına düştü.

Al sana ABD için sebeb

 

Asıl mesele başka

Günün İçinden/Makaleler içinde tarafından yazıldı

The economist

Adlı bir dergi var.

Rothschidler ailesinin

Belki yayın toplantısını yapmıyorlardır ama; orada  KAOS planlanıyor ve servis ediliyor.

Geçen Aralık ayındaki kapaklarından biri Dünya haritası daha doğrusu kürenin üzerine CLOSED yazmışlardı.

Tek olay bu değil.

2013 yılından beri yaptıkları her kapak ile belli mesajlar ve algı yönetimini hedefleyen, belli bir fikre hizmet eden yayınlardı. 

ABD’de kongre baskını oldu.

Baskını yapanlar güvenlik görevlileri önden kaçtı baskıncılar arkadan merdivenleri tırmandı.

CIA ve FBI gibi güçlü kurumlara sahip ABD’nin böyle bir baskını istihbar etmemiş olması düşünülemez.

Şimdi 50 eyalet için nokta atışlı ayaklanma raporları veren bu kurumlar Kongre’nin basıldığı gün hangi önemli iş üzerinde çalışıyorlardı ki; baskını öğrenemediler ve dahası engel olamadılar.

Trump ile birlikte ABD özelinde emperyal güçleri oluşturan ailelerin gizliden gizliye bir kavgaları vardı. Bu kavga direk birbirlerini hedef almasa da sinsice sürüyordu.

Twitter aracılığıyla önce Trump’ın dünyaya mesaj vermesini hesaplarını askıya alarak engellediler.

Ardından baskını azmettiren Trump’mış gibi bir algı operasyonuna başladılar.

20 Ocak’ta yapılan devir teslim töreninden önce Trump’ı azletmeye kararlılar.

Şimdi Trump’ın azil sürecini başlatan Kongre’deki hakim güçler, bundan sonrası için de hiç basit düşünmüyor. Her ne kadar  açıklamalarıyla ayaklanmayı desteklemediğini söylese de Trump’ı infaz edecekler bu kesin belli oldu.

Mesele sadece bir seçim olayı değildir.

Küreselcilerin 1932 yılından kalma kapanmamış hesapları var.

İşte Economist’in bu haftaki kapağı

“HESAPLAŞMA”

Kimin kimiyle hesaplaştığını anlamak için ipucu ise derginin şu ilk cümlesinde…

“Senato onu mahkum etmek için çok hızlı hareket etmelidir.”

Biçer döver tarlaya girdiği zaman  bir taraftan ekini biçer diğer taraftan saman balyası yapar bir diğer taraftan da buğdayları depolar.

Küresel güçler de öyle…

Uygulama alanı Çin’den başlattıkları Corona Virüs ile  dünyayı kaos kaplamasını sağladılar.

Dünya’da gözlerini diktikleri ne kadar değerli maden varsa IMF ve diğer kurumlar aracılığıyla ele geçirdiler.

Şimdi ekonomileri felç olmuş  ulus devletlere bir de aşı satacaklar.

Ayakta kalmaya çalışan ulus devletlere karşı yeni ve gizli bir savaş başlatarak dünya’da ulus devleri yoketmeye çalışacaklar. ve bir çoğunu da teslim alacaklar.

Dünya’daki insanları tek tip düşünen insanlar haline getirebilmek için yeni senaryolar uygulayacaklar.

Corona virüs 2016 dan beri planlanan bir KAOS planıydı. Biçer döver gibi dünyayı biçtiler.

Corona ile özdeşleşen Biçer döver’in kazanımları içinde hesaplarına göre tek eksik ölü sayısı…

Onlar daha fazla can kaybı, daha fazla itlaf ve 65 yaş üstü emekli taifesinin dünya’dan yokedilmesini hedeflemişlerdi.

Bu tutmadı.

Ben dünya nüfusunun azaltılması konusunda küresel güçlerin yeni operasyonlara start vereceğine inananlardanım.

Bakalım bekleyip göreceğiz.

Büyük usta Kenan Akın

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Bugün çok üzücü bir haber aldım.

Meslek büyüğüm, kendisinden çok şey öğrendiğim gazeteci Kenan Akın’ı da bu virüs belası aramızdan almış.

“Bana bişey olmaz” deyip kurallara uymayanlara, maske-Mesafe ve Temizlik kurallarını hafife alanlara kapak olsun.

Bu virüs, zengin fakir, genç ihtiyar,kadın,erkek demiyor. Ulaştığı herkesi alıp götürüyor. Ona göre…

Kenan Akın ile tanışmamız Çatalçeşme sokağın köşesinde olmuştu. Tercüman o zaman henüz Cağaloğlu binasında. Kenan Akın da öğle molasında Erkan Yiğit ile dolaşmaya çıkmış. Ben Dünya’da ve Türkiye’de Sabah gazetesinde çalışıyorum. Çatalçeşme sokak Fetih İşhanında. Köşe başındaki Güle Güle  apartmanında Ortadoğu gazetesi, tam karşısında Türkiye gazetesi var. Köşe de de Cami var. Caminin önünde karşılaştık. Onlar büyük gazete biz ise fakir ve tirajı az bir gazetenin mensubuyuz. Onlar Sultanahmet Köftesi yemekten geliyor, ben ise köşe bakkaldan yarım ekmek arası helva koydurmuşum açlığımı gidereceğim.

Hiç unutmam

Üstümde enine çizgili bir thsirt vardı. Kenan abi

-Boyuna çizgili giyeceksin ki şişmanlığın ortaya çıkmasın

dedi. (O zaman çok da şişman değildim ama)

Gülüştük

Ayaküstü bir kısa sohbetten sonra onlar Molla Fenari yoluyla Tercüman’a ben de Sabah gazetesi binasına yöneldim.

Muhteşem bir dost idi.

Tercüman’da çalıştığım zamanlar da  ayrı servislerdeydik. Ben Almanya servisi sayfalarını yapıyordum.

O zaman ana gazete bitince orada kullanılan haberleri pikajdan alıp yeniden pikaj yapıyor idik.  Pikajda iken gelir

-Apo benim imzamı büyük koy

derdi.

Yolumuz 1998 yılında Türkiye gazetesinde kesişti.

TGRT TV’de yönetmeni olduğum programlar “Gör Bak neler olacak” hamlesi ile ABD’li uzmanlar tarafından yayından kaldırılmıştı. Ben hiç bişey yapmadan köşe yastığı gibi oturuyordum.

Birgün Rabbim Rahmet Eylesin Enver Abimizin de olduğu bir yemekte Kenan Akın sağında oturuyordu.

Ben Enver abiye hitaben

-Abi ben çalışmadan maaş alıyorum. Bana iş verin

dediğimde Kenan Abi o büyük insan

-Enver abi bana verin Abdurrahman’ı gazetede biz onunla iyi anlaşırız”

deyiverdi.

Öğleye kadar TGRT, öğleden sonra Türkiye gazetesi elemanı oluverdim.

Onun izinden gazetede bana düşen ne iş varsa yaptım.

Birgün sabah kalktığımız da Kenan abi beni odasına çağırdı. Önce faciayı anlattı. Erkan Yolaç TV sayfasında yeteri kadar yer alamadığı ve kötü eleştirildiği için Ertan Türer arkadaşımızı Enver Abiye şikayet etmiş. Enver Abi de gece yarısı Kenan Abiyi aramış ve

-Ertan’ın işine son verin

Demiş

Kenan abi bana dediki

-İçimizde Televizyon işini senin kadar bilen yok. Aynı zamanda gazetecisin. TV Magazin müdürlüğüne geç ve TV sayfasını yap

deyiverdi.

Bir de ekledi

-Ertan’ın başına gelenleri unutma ayağını denk al dengeleri gözet  

O günden ayrıldığımız güne kadar Türkiye gazetesi için çalıştık. Zaten gazeteden beraber çıkışımız verildi.

Dostluğumuz hiç bitmedi. Hep onu örnek aldım. Hep ona danıştım. Ölümüne kadar da sürekli arar sorar duasını alırdım.

Rabbim rahmetiyle mukabele etsin.

1 2 3 7
yukarı git