. . . . . GAZETECİ – YAZAR

Author

Abdurrahman Pala

Abdurrahman Pala has 53 articles published.

Asıl mesele başka

Günün İçinden/Makaleler içinde tarafından yazıldı

The economist

Adlı bir dergi var.

Rothschidler ailesinin

Belki yayın toplantısını yapmıyorlardır ama; orada  KAOS planlanıyor ve servis ediliyor.

Geçen Aralık ayındaki kapaklarından biri Dünya haritası daha doğrusu kürenin üzerine CLOSED yazmışlardı.

Tek olay bu değil.

2013 yılından beri yaptıkları her kapak ile belli mesajlar ve algı yönetimini hedefleyen, belli bir fikre hizmet eden yayınlardı. 

ABD’de kongre baskını oldu.

Baskını yapanlar güvenlik görevlileri önden kaçtı baskıncılar arkadan merdivenleri tırmandı.

CIA ve FBI gibi güçlü kurumlara sahip ABD’nin böyle bir baskını istihbar etmemiş olması düşünülemez.

Şimdi 50 eyalet için nokta atışlı ayaklanma raporları veren bu kurumlar Kongre’nin basıldığı gün hangi önemli iş üzerinde çalışıyorlardı ki; baskını öğrenemediler ve dahası engel olamadılar.

Trump ile birlikte ABD özelinde emperyal güçleri oluşturan ailelerin gizliden gizliye bir kavgaları vardı. Bu kavga direk birbirlerini hedef almasa da sinsice sürüyordu.

Twitter aracılığıyla önce Trump’ın dünyaya mesaj vermesini hesaplarını askıya alarak engellediler.

Ardından baskını azmettiren Trump’mış gibi bir algı operasyonuna başladılar.

20 Ocak’ta yapılan devir teslim töreninden önce Trump’ı azletmeye kararlılar.

Şimdi Trump’ın azil sürecini başlatan Kongre’deki hakim güçler, bundan sonrası için de hiç basit düşünmüyor. Her ne kadar  açıklamalarıyla ayaklanmayı desteklemediğini söylese de Trump’ı infaz edecekler bu kesin belli oldu.

Mesele sadece bir seçim olayı değildir.

Küreselcilerin 1932 yılından kalma kapanmamış hesapları var.

İşte Economist’in bu haftaki kapağı

“HESAPLAŞMA”

Kimin kimiyle hesaplaştığını anlamak için ipucu ise derginin şu ilk cümlesinde…

“Senato onu mahkum etmek için çok hızlı hareket etmelidir.”

Biçer döver tarlaya girdiği zaman  bir taraftan ekini biçer diğer taraftan saman balyası yapar bir diğer taraftan da buğdayları depolar.

Küresel güçler de öyle…

Uygulama alanı Çin’den başlattıkları Corona Virüs ile  dünyayı kaos kaplamasını sağladılar.

Dünya’da gözlerini diktikleri ne kadar değerli maden varsa IMF ve diğer kurumlar aracılığıyla ele geçirdiler.

Şimdi ekonomileri felç olmuş  ulus devletlere bir de aşı satacaklar.

Ayakta kalmaya çalışan ulus devletlere karşı yeni ve gizli bir savaş başlatarak dünya’da ulus devleri yoketmeye çalışacaklar. ve bir çoğunu da teslim alacaklar.

Dünya’daki insanları tek tip düşünen insanlar haline getirebilmek için yeni senaryolar uygulayacaklar.

Corona virüs 2016 dan beri planlanan bir KAOS planıydı. Biçer döver gibi dünyayı biçtiler.

Corona ile özdeşleşen Biçer döver’in kazanımları içinde hesaplarına göre tek eksik ölü sayısı…

Onlar daha fazla can kaybı, daha fazla itlaf ve 65 yaş üstü emekli taifesinin dünya’dan yokedilmesini hedeflemişlerdi.

Bu tutmadı.

Ben dünya nüfusunun azaltılması konusunda küresel güçlerin yeni operasyonlara start vereceğine inananlardanım.

Bakalım bekleyip göreceğiz.

Büyük usta Kenan Akın

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Bugün çok üzücü bir haber aldım.

Meslek büyüğüm, kendisinden çok şey öğrendiğim gazeteci Kenan Akın’ı da bu virüs belası aramızdan almış.

“Bana bişey olmaz” deyip kurallara uymayanlara, maske-Mesafe ve Temizlik kurallarını hafife alanlara kapak olsun.

Bu virüs, zengin fakir, genç ihtiyar,kadın,erkek demiyor. Ulaştığı herkesi alıp götürüyor. Ona göre…

Kenan Akın ile tanışmamız Çatalçeşme sokağın köşesinde olmuştu. Tercüman o zaman henüz Cağaloğlu binasında. Kenan Akın da öğle molasında Erkan Yiğit ile dolaşmaya çıkmış. Ben Dünya’da ve Türkiye’de Sabah gazetesinde çalışıyorum. Çatalçeşme sokak Fetih İşhanında. Köşe başındaki Güle Güle  apartmanında Ortadoğu gazetesi, tam karşısında Türkiye gazetesi var. Köşe de de Cami var. Caminin önünde karşılaştık. Onlar büyük gazete biz ise fakir ve tirajı az bir gazetenin mensubuyuz. Onlar Sultanahmet Köftesi yemekten geliyor, ben ise köşe bakkaldan yarım ekmek arası helva koydurmuşum açlığımı gidereceğim.

Hiç unutmam

Üstümde enine çizgili bir thsirt vardı. Kenan abi

-Boyuna çizgili giyeceksin ki şişmanlığın ortaya çıkmasın

dedi. (O zaman çok da şişman değildim ama)

Gülüştük

Ayaküstü bir kısa sohbetten sonra onlar Molla Fenari yoluyla Tercüman’a ben de Sabah gazetesi binasına yöneldim.

Muhteşem bir dost idi.

Tercüman’da çalıştığım zamanlar da  ayrı servislerdeydik. Ben Almanya servisi sayfalarını yapıyordum.

O zaman ana gazete bitince orada kullanılan haberleri pikajdan alıp yeniden pikaj yapıyor idik.  Pikajda iken gelir

-Apo benim imzamı büyük koy

derdi.

Yolumuz 1998 yılında Türkiye gazetesinde kesişti.

TGRT TV’de yönetmeni olduğum programlar “Gör Bak neler olacak” hamlesi ile ABD’li uzmanlar tarafından yayından kaldırılmıştı. Ben hiç bişey yapmadan köşe yastığı gibi oturuyordum.

Birgün Rabbim Rahmet Eylesin Enver Abimizin de olduğu bir yemekte Kenan Akın sağında oturuyordu.

Ben Enver abiye hitaben

-Abi ben çalışmadan maaş alıyorum. Bana iş verin

dediğimde Kenan Abi o büyük insan

-Enver abi bana verin Abdurrahman’ı gazetede biz onunla iyi anlaşırız”

deyiverdi.

Öğleye kadar TGRT, öğleden sonra Türkiye gazetesi elemanı oluverdim.

Onun izinden gazetede bana düşen ne iş varsa yaptım.

Birgün sabah kalktığımız da Kenan abi beni odasına çağırdı. Önce faciayı anlattı. Erkan Yolaç TV sayfasında yeteri kadar yer alamadığı ve kötü eleştirildiği için Ertan Türer arkadaşımızı Enver Abiye şikayet etmiş. Enver Abi de gece yarısı Kenan Abiyi aramış ve

-Ertan’ın işine son verin

Demiş

Kenan abi bana dediki

-İçimizde Televizyon işini senin kadar bilen yok. Aynı zamanda gazetecisin. TV Magazin müdürlüğüne geç ve TV sayfasını yap

deyiverdi.

Bir de ekledi

-Ertan’ın başına gelenleri unutma ayağını denk al dengeleri gözet  

O günden ayrıldığımız güne kadar Türkiye gazetesi için çalıştık. Zaten gazeteden beraber çıkışımız verildi.

Dostluğumuz hiç bitmedi. Hep onu örnek aldım. Hep ona danıştım. Ölümüne kadar da sürekli arar sorar duasını alırdım.

Rabbim rahmetiyle mukabele etsin.

Yeni Yıl’a girerken…

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Pandemi gölgesinde geçen koca bir yılı daha tamamladık.

 

İnşallah gelen gideni aratmaz. Ve 2021 yılı bizim için, ülkemiz için dünya için hayırlar getirir.

 

İslam dünyasının birleşmesi, uyanması, gerçekleri görmesi, emperyalizmin uşağı olmaması için varması gereken şuura erer.

 

İnşallah

 

Yeni yıl Türk Dünyası’nın küllerinden uyanırcasına bir araya gelmesi mümkün olur ve Türk Birliği’nin kurulduğu ve dünya’ya korku saldığı bir yıl olur.

 

Yeni yılı kutlama meselesi öteden beri tartışma konusu olmuştur.

 

70’li yıllarda  bir tarafta laik gençlerimiz yılbaşı gecesini kutlarken, Milli görüş çizgisindeki akıncı gençler de  1 Ocak “Mekke’nin Fethi” programları yapar, ve şuurun ayrışmasını temsil etmeye çalışırlardı. Bu konuda Ülkücü gençlik çok hassas olmazken, Akıncı gençler ise bunu taraf meselesi olarak algılarlardı.

 

Bu toplantılarda başta Şevki Yılmaz, Oğuzhan Asiltürk gibi hatipler Erbakan hocanın önünde yılbaşı kutlamalarını yapanları yerden yere vururlardı.

 

Bir Hristiyan geleneği olan ve Hazreti İsa’nın doğum günü olarak kabul edilen 1 ocak kutlanır.

 

Burada da sıkıntı var.

 

Eğer Noel bir Ocak’sa 24 Aralık’ta Hristiyan aleminin kutladığı Noel ne anlama gelir?

 

Anlamış değilim.

 

Ben Yılbaşı’nı yeni bir yılın başlangıcı ve istatistiki bilgi ihtiva eden bir dönüm olarak görüyorum.

 

Ne ona hakettiğinden fazla şöhret yüklemek, ne de tamamen reddedip “o gece Yılbaşı kutlayanlar Cehennemin derinliklerini dolduracaklardır” gibi hiçbir mesnedi olmayan safsatalara inanmak isterim.

 

Günah günahtır. Eğer eyleminiz günahsa yılbaşı gecesi işlenmiş olması ona farklı anlam yüklemez.

 

Eskiden PTT diye aramızda bir şaka manzumesi vardı.

 

-Yılbaşı’nda ne yapıyorsun?

 

-PTT

derdik.

 

PTT bildiğimiz  Posta idaresi değil  Pijama Terlik Televizyon  anlaşılırdı. Yani evde eskisi gibi ne halimiz varsa aynısı demekti.

 

Şimdi;

Bilgilerimizi yenileyelim.

 

1 Ocak yeni bir takvim yılının başlangıcıdır.

 

Noel değildir.

 

Noel 24 Aralık gecesidir.

 

1 Ocak Mekke’nin Fethi de değildir.

 

Çünkü;

 

Resululllah S.A.V. 3 Ocak günü Mekke fethi için yola çıktı. 13 Ocak’ta Hudeybiye meydanı denilen alana 10 bin kişilik ordusuyla yerleşti. Gece her köşeye bir sahabe oturtarak orada bir ışık yaktırdı. Bunu gören Ebu Süfyan (O gün müşrik orduları başkomutanı idi) ‘Vallah muhammed çok büyük bir orduyla gelmiş arafat işikları gibi bir mahşeri topluluk var burada’ dedi ve Mekkenin teslimini kabul etti. Peygamberin ordusu 4 ayrı koldan Mekke’ye girdi. Tek kan dökmeden 4 şehit 13 Mekkeli kaybıyla şehir teslim olmuştu. Resulullah önce kabedeki putları kırdı. bahçesindeki putları bastonuyla devirdi ashabıyla orada namaz kıldı.

Mekke’nin fethi için bir tarih koyacaksak  bu 13 ocak olmalı.

 

 

 

Borsa nereye gidiyor?

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Oldum olası Borsa işlemlerine güvenim yoktur. İnişler çıkışlar ve spekülatif hareketlerden kurtulamaz borsamız… Girişler de çıkışlar da bir gizli el tarafından yönetiliyor gibi siyaset ile yakın ilgi içindedir.

7 Kasım TCMB Başkanı’nın değişimi, 9 Kasım Hazine ve Maliye Bakanı’nın değişimi sonrasında yoğun yabancı girişi ile 11 Kasım’dan itibaren tarihinin en yüksek seviye rekorlarını kıra kıra ilerleyen BIST100, 15 Aralık’ta 14. kez en yüksek rekorunu kırarak eski rakamla 140 bin sınırına dayandı ki hayalleri süslerdi bu rakam bir zamanlar. Son 1.5 ayda TL bazda yüzde 25, dolar bazında yüzde 32 getiri sağlayan Endeksin; yıl sonu rallisi, yıl başı rallisi derken önü açık gibi duruyor. 

Bu arada Borsada bundan sonrası için tahminler de gelmeye devam ediyor. Verileri yan yana koyduğumuzda pozitif ve negatif görüşler ortaya çıkmaktadır.

Alnus Yatırım Araştırma Müdürü Yunus Kaya tarafından hazırlanan Strateji Notu bir tehlikeye işaret ediyor. Özetle global ve yurtiçi borsalardaki son dönemdeki artışların 2021’de devamının beklendiği ancak kârların 2021’de fiyatlandığı kadar artmaması halinde reel ile finansal dünya arasında farkın daha da açılmasıyla “balon” riskinin artacağı öngörülmektedir.

Hangisi kazanır, zaman gösterir ama iyimserliğin gazına gelmeden, kötümserlikle körelmeden bazı öne çıkan unsurları listeleyelim:

Merkez Bankalarının sürekli parasal genişleme ile piyasaya para enjekte etmesiyle varlık fiyatlarında artış kaçınılmaz duruyor. Gelişmiş 4 Ülke/Bölge Merkez Bankası (G4 MB) bilanço büyüklüğü 2019 sonunda 16.5 trilyon dolar iken 2020 sonunda 25 trilyon dolara yaklaştı. Dünyadaki tahvillerin 18 trilyonu negatif faizle fiyatlanırken çoğu yüzde 2 yi bile aşmayan faizle işlem görüyor. 

Hisse senetleri piyasasında ise sürekli yükseliş ile çarpanlar her yıl bir öncekine göre artıyor. Yani şirket aynı şirket, kârı aynı ama artık öncekine göre yüzde 100den fazla değerle işlem görüyor çünkü para pompalanması ile değerlemeler ve çarpanlar arttı. Bu konuda en güzel örnek Dünyanın 1 numarası haline gelen Apple olacaktır. Apple’nin 2018’de 265 milyar dolar geliri varken net kârı 59.5 milyar dolardı. 2019’da 260 milyar dolar geliri varken net kârı 55.2 milyar dolar oldu. 1.5 ay önce açıkladığı 2020 yılında ise 275 milyar dolar geliri varken net kârı 57.4 milyar dolar oldu. 2019’a başlarken bu şirketin piyasa değeri 693 milyar dolardı, 2020’ye başlarken 1.3 trilyon dolar ve 2020 biterken 2.1 trilyon dolar piyasa değeri var. Bu noktada F/K dediğimiz son bir yıllık kârın kaç katından işlem gördüğü çarpanına dikkat çekmek gerekir. Bu örnekte gerçek hayatta yerinde sayan Apple şirketinin hisseleri borsada, 2019 başında 12 F/K ile işlem görürken 2020 başında 23 F/K ve şimdi 2020 biterken 37 F/K ile işlem görmektedir. Yükselen F/K şirketin kârlılığının da artacağını göstermiyorsa bir balon nasıl şişiriliri gösteriyor olabilir. Bu durum, finansal piyasalar ile reel piyasaların arasının açılması durumunu daha da artırıyor.

2019’da yüzde29, 2020’de yüzde14 yükselen ABD S&P500 Endeksi son günlerde 2000 krizi hariç tutulduğunda son 100 yılın en yüksek F/K değeri olan 37’ye, PD/DD ise 4.1 ile son 19 yılın en yükseğine ulaştı. (Kaynak:Multpl.com Ek grafik)  Tahminlere bakılırsa biryıl sonrası için F/K 23ler civarında ve bu da son zamanların en yüksek düzey. Credit Suisse 18 Kasım tarihli raporunda 2021’de S&P500’de % 21 kâr artışı beklediğini ve Endeksin de % 12 artışla 4050’ye ulaşacağını öngördü.  

G4 Merkez Bankalarının açıkladığı programlara göre 2021’de bilançolarının yaklaşık 3 trilyon dolar daha büyümesi bekleniyor. Üstelik arada piyasalar ek serum isterse biraz daha para basarlar. Dolayısıyla ne tahvilde ne hissede trendi bozacak bir durum oluşmaz gibi gözüküyor. Ayrıca bu sayede tarihin en borçlu dünyasında, “beklenebilecek borç krizi” de bu yıl sorun olmayacaktır. Görünen o ki artık kendi piyasaları doyduğu için gelişmekte olan ülkelere de yöneliyorlar. Son 5 haftada Rusya hisselerine 0.9 milyar dolar, Türkiye hisselerine 1.3 milyar dolar sermaye girişi yaşandı.

Ama “piyasa, sürprizlere açık” diye biliyoruz, hangi yıla başlarken beklentiler ile biterken gerçekleşme aynı oldu ki? FED’in yıla başlarken 2 faiz artırımı yapacağını açıklamasına karşın “U” dönüşü ile 3 kez faiz indirimine gitmesi ve ardından ABD-Çin barış süreci global piyasaların 2019u iyi geçirmelerini sağladı. 2020’de reel ekonomiler pandemiden büyük etkilenirken bu kez paraya boğulan piyasalar, varlık fiyatlarını artırdı. 2021’e başlarken ise parasal bolluk içinde yüzen piyasalar rüyası hakim. Ama bu aşının yan etkileri 2021’de ortaya çıkabilir. Dışardan bakınca borçlanmanın arttığı, gelir eşitsizliğinin daha büyüdüğü, süper star zenginlerin arayı daha da açtığı dünya sanki pek güven vermiyor. 2019’da 40’dan fazla ülkede gösteriler olmuştu, pandemiden bu yıl bu gösteriler azaldı ama 2021 ve sonrasının bu konuda önü açık. 

Borsada şişme

Türkiye borsası için baktığımızda 2020’nin ilk 10 ayında 6 milyar dolarlık hisse satıp çıkan yabancıların, 7-9 Kasım’da ekonomi üst yönetimindeki değişimin iyimserliği ile 1 milyar dolarlık alımı 3 haftada yaptığı görüldü. Geride kalan banka ve sanayi hisseleri atak yaptı, BIST100 rekor üstüne rekor kırdı. Goldman Sachs’ın 8 Kasım raporunda 8 reel sektör hissesinde yüzde 35-yüzde58 arasında potansiyeller dikkat çekiyorken Ünlü Menkul’ün 9 Kasım raporunda Garanti Bankasına yüzde 60 ve diğer bazı hisselere de yüzde 22-45 aralığında potansiyel tanıdığı görülmüştür. Buna göre 2021 BIST100 hedef 169,500 (yeni 1695) olmaktadır. Başka kurumlardan da gelen raporlar dikkate alındığında hem yurtdışından hem yurtiçinden borsanın 2021’de çok iyi getiri sağlayacağı beklentilerine sahip olduğunu görüyoruz. 

Bu noktada ABD borsalarınınki gibi Türk Borsasının çarpanlarının durumu gündeme gelir. Genelde BIST100’e bakılıyor (son F/K 11.7) ama BIST’in yayınladığı konsolide veriler dikkate alındığında Borsanın F/K oranı son yılların en yüksek oranı 18’e geldi. Bu durum grafikte görüldüğü üzre 2010’da BIST’in yüzde 17.7 F/K ile o dönemin en yüksek seviyesine ulaştığı döneme benzerlik gösteriyor.  (Ek Grafik) Çözüm: Eğer fiyatlar tehdit oluşturmadan artacaksa 2021’de kârların ciddi artması gerekecek. Örneğin 2010’da F/K zirveyi gördükten sonra BIST bir ay kayıp sonrasında 5 ayda yüzde 20 daha yükselmişti ve kârlar arttığından F/K 11’e gerilemişti.  Aksi halde borsada düşüşler, özellikle alıcıların çekilmesi halinde sert düşüşler görülebilir. Borsanın piyasa değerinin önümüzdeki dönemde yüzde 20 artarken F/K’nın 15 civarına gerilemesi için şirketlerin net kârının yüzde43 artışla 95 milyar TL’den 135 milyar TL’ye yükselmesi gerekecektir.  Bu imkansıza yakındır çünkü borsadaki bankaların iyimser tahminle yüzde 20 civarında kâr büyümesi beklense de ekonomin % 4 civarında büyümesi gündemdedir. Bugüne kadar en yüksek borsa şirket kârının görüldüğü ay 2019 Kasım’ındaki 104.7 milyar TL’dir. Bu yüzden F/K oranında 2021’de şişmenin devamı Türk borsasında da görülmeye devam edebilir. Bu durum global/yerel bir patlamaya kadar sorun olarak görülmeyebilir.

 

Borsadaki 394 şirketin yarısından fazlasında aşırı fiyatlanma emarelerinin oluşması da bu noktada öne çıkmaktadır. Öyle ki bir yabancı yatırımcı gelse, satın almak istese ve alsa borsadaki şirketlerin çoğunda borsa piyasa değeri, el değiştirme fiyatının üzerinde kalacaktır. Kaldı ki borsadaki şirketlerin çoğunda patronlar satmak isteyecek haldedir. Ancak Türkiye’de satın alma/birleşmeler 2018’de 12.0 milyar dolar büyüklükte iken 2019’da 5.3 milyar dolar ile son 10 yılın en düşüğüne inmişti. 2020’de teknoloji firmalarımıza talep artmış ancak toplam rakam daha da aşağı gelmiştir.  Çözüm: Kârlılığın artması ve yabancı yatırımcıyı çekmek.

Açığa satışlar sorunlu

Borsa İstanbul’da işlemler global borsalardaki gibi tam serbest piyasa koşullarına uygun yapılamamaktadır. Geçmişte BDDK ve TCMB’nin düzenlemeler ile bankalar üzerindeki yönlendirici etkisi gibi SPK ve BIST de bazı düzenlemeler ile hisse piyasasını yönlendirmek üzere çalışmalar yapmıştır. Son dönemdeki finansal kesim tarafındaki normalleşme adımları, henüz borsa tarafında atılmamıştır. Burada en önemli unsur, pay futureları dışında işlemlerin  al-sat şeklinde tek yönlü olmasıdır. Borsada hisselerin hızlı düştüğü dönemde 28 Şubat 2020’de açığa satış yasağı getirilmiş ve 2 Mart’ta bu, daimi hale gelmişti. 23 Haziran’da MSCI, hisse senetleri piyasasına kurumsal yatırımcı erişiminin daha da zorlaşması durumunda Türkiye’nin bir alt endekse düşürülebileceğini açıklayınca 1 Temmuz’da BIST30 hisseleri normale dönmüştü. Ancak 5 gün sonra 6 yabancı bankaya da 3 aya kadar yasak gelmişti. Bu noktada MSCI’nın Türkiye’yi gelişmekte olan ülkeler sepetinden çıkarmasının toplamda yüzde10’luk etkisi olsa 3 milyar dolarlık bir çıkışı tetikleyebileceğini hesaplanabilir. Global borsa olma yolundaki BIST için “BIST30 onlara yeter” demek doğru söylem olamaz.

Günümüzde Takasbank Ödünç piyasasının daha aktif hale gelmesi, BIST30 dışındaki hisselerin de açığa satışa konu olması için şartlar uygundur. Borsa en kötüyü görürken getirilen düzenlemenin, borsa tarihinin en iyisini gördüğünde halen geçerli olması, yabancı yatırımcının genele yaygın bir alımını da engellemektedir. Ocak 2020 sonunda BIST 30’da yabancıların payı yüzde 69.0 iken Ekim sonunda bu yüzde 51.0’e gerilemiş, Kasım sonunda ise yüzde 52.8 olmuştur. QNBFB’nin etkisini dışarda bıraktığımızda borsadaki yabancı yatırımın yüzde66.5’i yani tam üçte ikisi BIST30 hisselerindedir. Kasım ayındaki alışlar sonunda toplam yabancı yatırımın yüzde 65.5’den yüzde 66.5’e yükselmiştir. Yani alımlar BIST30 hisselerine yönelmiştir. Çözüm; açığa satış yasağının kalması, 30 hisse yerine Ana Pazar dahil 276 hissede uygulamaya geçmesi. (Borsadaki Pazar düzenlemelerinden ötürü hisselerin yüzde 70’inde açığa satışa müsaade edilebilir) Ayrıca yüzde 10luk marj sınırlaması gibi unsurlarda gözden geçirilebilir.

Son bir yılda 34 miyar dolara yükselen Türkiye’nin cari açığında 2021’de yavaşlama ve Haziran’a kadar vadesi dolacak dış borçların aylık bazda 2.5 milyar dolar ortalamada kalması ile döviz üzerinde bir atak gelmesi beklenmeyebilir. Bu da piyasalar için iyimserliğe katkıda bulunabilir. Zira reel sektörün son durumda 162 milyar dolar karşılığı döviz açık pozisyonu varken Merkezi Yönetimin borcunun yüzde 58ine ulaşan 135 milyar dolar karşılığı döviz borcu bulunmaktadır. Lira ne kadar güçlü kalırsa; hem devlet, hem reel sektör hem de bankalar hem de enflasyon düşeceğinden halk için iyi olacaktır. Dünyada Hukuk Üstünlüğü Endeksinde 2013’de 59. sırada yer alan Türkiye’nin 2019’da 109. sıraya gerilemesi sonrasında Cumhurbaşkanının talimatıyla hazırlıklarına başlanan ve 2021’de yapılacak reformlar ile hem portföy hem de sabit sermaye girişlerinde artış sağlanabilir. Böylece 3 yıldır sürekli not kıran kredi derecelendirme şirketlerince not artışları da 2021’de görülebilir. Bu iyimser senaryonun gerçekleşme olasılığı bizce yüksek ancak Avrupa’da bilinen bir deyim akla geliyor: Türk gibi başla, Alman gibi sürdür, İngiliz gibi bitir.

Çözüm: Pandemiye, kuraklığa, yaptırımlara, jeopolitik risklere rağmen uygulamada başarılı olmak ve hep beraber kazanmak…

 

Graham Fuller’den Mustafa Öztürk’e

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Amerika’da, yönetim üzerinde etkili, hazırladığı raporlara itibar edilen, ve operasyonel raporlar hazırlayan bir düşünce kuruluşu var. Adı National Security Research Division. Bu örgüt 2003 yılında “Sivil demokratik İslam” adıyla seksen sayfalık bir rapor hazırlıyor.(Not: isteyenler bu isimle internette İngilizcesine ulaşabilirler.)

 

Okunduğunda anlaşılacak olduğu üzere;

 

Raporun maksadı İslam dünyasına ve Müslümanlara dini bakımdan yön vermek, istikamet tayin etmek. İslamı dünya sistemiyle entegre hale getirmek. (Bazılarının Graham Fuller gibi düşünüp “Yeşil Kuşak Projesi” diye isimlendirilen çalışma)

 

Bu rapor çoktan bir projeye dönüşmüş ve uygulanıyor. Hatta pek çok alanda başarı elde edilmiş. İsteklerini elde etmenin haklı gururunu yaşıyorlardır.

 

Raporun özü şu;

 

“Güçlü bir destek, finansal kaynaklar, etkili bir altyapı ve kamu platformu açısından eksiklik çektikleri görülüyor. Geleneksel İslam anlayışı demokratik islamı oluşturma rolüne hiç uygun değil. Bu rolü ancak İslamcı Modernistlere yüklemeliyiz. Onları aynı zamanda finans ve diğer elementlerle desteklemeliyiz.”

 

Üstün akıl Amerika ve Batı için;

 

“Modernistler”e tam destek  verilmesi karar altına alınmıştır.

Uygulama da şöyle;

– Eserlerini ve çalışmalarını yayınlarını ve dağıt.

– Gençlere ve büyük kitlelere hitap etmeleri konusunda cesaretlendir.

– Fikirlerini İslami eğitim müfredatının içine sok.

– Onlar için bir kamu platformu oluştur.

 

Bütün bunları neden yazdım.

Son haftada Tefsir Profesörü Mustafa Öztürk’ün açıklamaları…

Bunlara açıklama değil hezeyanları demek lazım.

Bu adam birçok kitap yazdı. Hala Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.

Kur’ana ve Peygambere hakaretler yapan Mustafa Öztürk ve diğerlerini Batı’nın seslendirdiği ideallerle aynı terimleri kullanarak desteklenen Modernistlerin bu proje çevresinde desteklendiğini bilmek lazım.

 

Kur’an, Allahın sözleriyle “Kur’anı biz indirdik. Onu koruyacak olan da biziz” denilen Kur’ana hakaret ve Allah’a şirk değil mi?

 

Son sözleriyle bu Profesör 48 saat tt olmuş. Onunla övünüyor.

 

Vatandaş 4 yıldır ders verdiği “İlahiyat Fakültelerinin anlamsız olduğunu, fikir ve tartışmaya izin vermediğini, işin başındakilerin sadece belli bir mezhebi yorumların çizgisini bozmayacak şekilde bir anlayışın öne alındığını, onun dışındakilerin kabul görmediğini ve klasik konvansiyonel tarikat kalıpları içinde öğretildiğini, bu sistemin de kurşun asker yetiştirdiğini” iddia ediyor.

 

Yukarıda anlattığım Graham Fuller’in projesi olan Yeşil Kuşak’ın kullanılan ve toplumu ifsad eden ilahiyatçı hocaların radyo ve televiyonlarda hergün boy göstermesi, bazı insanların onlara bağlılığı ve inancı artarken, idol haline getirilmesi sağlanıyor.

Bakın çevrenize Yaşar Nuri Öztürk’ten Caner Taslaman’a Mehmet Okuyan’dan Mustafa Öztürk’e bir çok ilahiyatçı geçinen kişiler hep bu projenin ürünüdür.

 

10 yıl boyunca BERAT TV kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni, 6600 saat canlı yayın yapmış rekortmen sunucu olarak bu projeyi bildiğim için bu ilahiyatçı geçinen kişilerin hiç birisine yer vermedim.

Allah katında doğru yaptığımı düşünüyorum.

 

Bakın bu projedeki üstün akıllara verilen talimatlar şöyle;

Dinin yorumlanması konusunda temel hususlar hakkındaki fikir ve yargılarını fundamentalist ve gelenekselcilerle rekabet edecek şekilde geniş kitlelere duyurmalarını sağla.

– Laikliği ve modernizmi İslami gençliğe bir kültür olarak benimset.

İslam öncesi tarih ve kültürleri hakkında gençleri bilgilendir. Bu konuların gerek medya gerekse farklı platformalarda konuşulmasını cesaretlendir.

– Gelenekçiler ve fundamentalistler arasında oluşabilecek muhtemel ittifakları boz.

– Modernizm tarafına yakın duran geleneksel Müslümanlarla modernistler arasındaki işbirliğini destekle.

– Düşüncelerini yaymaları geniş bir platform oluşturarak İslam anlayışlarının gelenekçi anlayışa baskın olmasını sağla.

– Modernistler çağdaş İslam’ın yüzü olarak görülmeli, gelenekçiler değil.

– Laik, sivil ve kültürel kurumları ve programları cesaretlendir.

– Fundamentalistlere karşı gelenekçilere arka çık ve bu iki grup arasında oluşabilecek ittifakları engelle.

-Gelenekçilerin arasında ise modern sivil toplumla daha uyumlu kesimleri destekle.

– Fundamentalist ve gelenekçilerin İslâm’ı açıklama ve yorumlama konusunda oluşturdukları tekelin kırılmasına yardım et.

– Modernistlere ait kitapların fundamentalisterinki kadar yaygın olması için destek ver.

– Modernist müslümanların İslam’ın nasıl olması gerektiği konusundaki fikirlerinin yayılması için radyo gibi popüler yerel medya organlarını kullan.

– Sufizmi güçlendir.

– Fundamentalistlerle savaş ve onların İslam yorumunu ve çelişkilerini sorgula.

– Modernist mesajlar için gençleri, dindar geleneksel toplulukları, Batı’daki Müslüman azınlıkları ve kadınları hedef seç.

 

Mesele şu: Kimler kendine biçilen gömleği giyecek, kimler o gömleği idam gömleği gibi sayıp reddedecek…

Kimler projeye boyun eğecek, kimler sabit kadem hak bildiği yolda yürümeye devam edecek.

Türkiye’de 72 tarikatın hepsini biz kurduk” diyen MOSSAD’ı size hatırlatıyorum.

 

Oyun büyük… Kavga büyük… Hedefler büyük…

 

Acziyet göstermek, vazgeçmek, güçlüden yana tavır almak Müslümana yaraşmaz.

 Biz yerimizi terketmeyeceğiz.

 

Virüs üzerine düşünceler

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Son günlerde  enteresan gelişmeler yaşıyoruz.

Bir taraftan virüs gemi azıya aldı. Hızla ilerliyor.

Diğer taraftan insanlarımız virüsle mücadele konusunda devletin aldığı tedbirlere duyarsızlığını sürdürüyor.

Maske, Mesafe ve Temizlik konusunda  yapılan bunca tavsiyelere rağmen sıkıntı büyük…

HES uygulamasına baktığınız zaman Kırmızı olmayan ilimiz yok neredeyse…

En çok bir günde kaybettiğimiz hasta sayısına da bu hafta ulaştık.

Yoğun bakımlarda yatan hasta sayımızın 5 bin’i aştığını bizzat bakan bey söylüyor. Bunca emek veren sağlık personeline, gece gündüz uyku nedir bilmeyen bakan ve yardımcılarına rağmen, İçişleri Bakanlığı’nın işi gücü bırakıp insanımızı hizaya çekmeye çalıştığı günlerde  biraz duyarlılık biraz dikkat…

Lütfen…

Hastalık hızla yayılırken en çok konuşulan mesele aşı.

Pfizer’in ürettiğiniz söylediği ve satmaya sipariş almaya başladığı aşı

Bion Tech aşısı

Bu aşı da iki Türk doktorun imzası var.

Gurur duyuyoruz.

Ama

Aşının başarılı olduğunun açıklanmasından sonra hisselerin hızla yükselmesi ve Pfizer’in CEO’su Albert Bourla’nın elindeki hisselerinin yüzde 60’ını anında satması size de bişey anlatmıyor mu?

Aynı Bourla, açıkoturumda kendisine sorulan bir soruda

“Aşı yapıldıktan sonra kişinin hasta olmayacağını garanti edemeyiz. Bunu test etmedik.” diyor.

Kurucusu olduğu Microsoft’da tek hissesi olmayan,ama hala nedense kurucu ortak diye bildiğimiz  ve Yönetim Kurulu Başkanı Bill Gates’in  2014 yılından beri küreselcilerin dünya nüfusunu azaltma konusunda yaptıkları çalışmaları revize ve organize ettiğini bilmeyen var mı?

2019 yılında kurduğu bir şirketinin adının başharfleri  COVID olan ve o yüzden COVID-19 diye bildiğimiz bu virüsün çıkışından itibaren aşı çalışmalarının başaktörü Bill Gates “Salgına karşı geliştirilen aşı ve tedavi yöntemleri sayesinde  ABD’nin 2021 baharında normale  dönebileceğini” söylüyor.

Bu arada;

İlk defa virüsle tanışan ve oradan dünyaya yayıldığı söylenen virüs bu günlerde neden dünyayı kasıp kavururken, Çin de bişey yok.?

Virüs orada neden bıçak gibi kesildi yok oluverdi?

Neden ilk aşıyı bulan ve dünya’ya duyuran Çin aşısından bahis yok?

Rus aşısından neden kimse sözetmiyor?

Bütün bu soruları birleştirince ben, bu virüsün laboratuvar üretimi olduğuna inanıyorum.

Küreselciler bu sayede dünya’nın değerli ne madeni varsa ele geçirdiler. İnsanlığa korku ve kaos salgılayarak “Korku imparatorluğu” oluşturdular.

Üniter devletlere yeni bir harcama kalemi oluşturdular.

Şimdi de aşı dolayısıyle yine dünyanın iliği kemiğini sömürecekler.

Bakın;

Bu virüs dolayısıyle Küresel güçler bir çok kazanım elde ettiler.

IMF’yi de devreye sokarak devletlerin ne varlığı varsa elinden aldılar.

Yolunda gitmeyen tek şey nüfustaki ölüm sayılarıydı.

Onlar 65 yaş üstü insanlardan başlayarak önce nüfusu kıracaklar, sigorta şirketlerine nefes aldıracaklar. Ticaretlerini kaos üzerinden yapacaklardı.

Bu olmadı.

Olur mu, onların dediği gibi dünya nüfusu 2045 yılına kadar  550 milyona düşer mi?

Bunu yaşayanlar görecek.

 

 

Aigai ilgi bekliyor

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Manisa ili sınırlarında yer alan Aigai, antik dönemde Aspordene, günümüzde Yunt Dağı olarak isimlendirilen dağ silsilesindeki Gün Dağı üzerinde kurulmuştur. Yunt Dağı idari açıdan Manisa ve İzmir il sınırları içinde yer almaktadır.

Eskiçağda Lydia bölgesinin Aiolis ve Mysia bölgeleri ile olan sınırını Yunt Dağı oluşturmaktaydı. Yunt Dağı üzerinde kurulmuş olan en önemli antik merkez Aigai antik kentidir. Günümüze kadar elde edilen arkeolojik veriler ve sınır taşları, özellikle Hellenistik Dönemde, Yunt Dağı’nın önemli bir bölümünün Aigai kontrolünde olduğunu göstermektedir. W.M. Ramsay 1890 yılında yayınladığı kitabında, Aigai sınırlarının oldukça geniş olduğundan söz etmektedir.

 Yunt Dağı’nın önemli bir bölümünün de içinde yer aldığı Aiolis bölgesi Batı Anadolu kıyılarında, kabaca Gediz (Hermos) vadisi ile Bakırçay (Kaystros) arasında kalan bölgeyi ve Midilli (Lesbos) adasını içine alır. Aiolis bölgesinde yaşayan ve Hellencenin farklı bir lehçesini konuşan Aioller bölgeye, Yunanistan’ın kuzeyinden gelip yerleşmişlerdir. Boiotia ve Thesselia bölgelerinden gelip Anadolu’ya yerleşen bu göçmenler, geleneğe göre Batı Anadolu kıyılarına MÖ 11. yüzyılın ikinci yarısında gelmişlerdir

Bu açıklamalar Aigai Antik Kenti kazılarını sürdürmekte olan  Aigai Antik Kenti Tarihçesi || Aigai Kazısı Resmi Web Sitesi’nde yer alıyor.

Mekanı Araştırmacı – Yazar Naci Yengin ve Saruhanlı eski Milli Eğitim Müdürü Mehmet Işık ile gezdik.

Aldığım bilgiler ve bende oluşan kanaate göre Aigai kentinin sakinleri yurtlarını terketmek zorunda kalmış bir kavim. Özellikle Midilli adası ve Yunanistanı terketmek ve Anadoluya göçetmek zorunda kalmış bir topluluk… Zaten Ege bölgesinde  “Denizden gelme” bir çok aile olduğu biliniyor.

Kenti Yund Dağının üstüne kurmaları da işgal ve saldırılardan biraz da olsa kurtulmak adına bunu yapmış olabilirler diye beni düşündürdü.

Tarihçi- Yazar Mustafa Uçar Lidyalıların  Persler tarafından yokedilmesinin altında “Lidyalıların  gelişim için yaptıkları ulaşım yollarının felaketlerine sebeb olduğunu” söyler.

Birbirinden etkilenmiş Lidyalılara göre; Aigai kenti sakinlerinin dağlık alanda olmasının katkısı onları Pers saldırılarından korumuş olabilir. Deniz kenarı yerine dağlık bölgeye yerleşmelerinin bir sebebi de sahili gözetleyebiliyor olması ihtimaller arasında…

Bölgeyi gezince bende oluşan kanaatleri sıralayayım

  • Aigai’ler çağlarına göre çok gelişmiş bir millet. İşledikleri taşlar her biri bir sanat eseri.
  • 150 kişilik bir meclise sahipler. Bu bir anlamda demokrasininin ilk filizlerinin görüldüğünü söyleyebiliriz. Her ne kadar krala danışmanlık yapacak bir meclis kurmuş olsalar da çok sesliği başlatmışlar.
  • Çalışkanmışlar. Pazar yerinden şehrin her tarafına çok özel binalar yapmışlar. Agora, Tiyatro binası, Meclis binası gerçekten taş işlemeciliği adına enteresan örnekler
  • Kentliler şehri dağın üstüne kurmak ve çevresini kale duvarlarıyla çevirmekle güvenlik sorununu çözmüşler. Yerleştikleri yer kolay kolay saldırı düzenlenebilecek bir coğrafya değil.
  • Lidyalılar ve diğer göçebe kavimler gibi barışçıl yaşamışlar. Bir süre hristiyanlığın etkisine de girmişler. Ne varki yerleri ve yurtlarını terketmeleri saldırı sonucu değil büyük bir depremle olmuş

Yapılması gerekenler

*Öncelikle Manisa şehir merkeinden itibaren tabelalara giren Aigai Antik kentinin yolunun bir an önce yapılması gerekir.

*Kentin rahatça gezilebilmesi için  belki bazı bölgeleri es geçerek bir gezi güzergahı oluşturulmalı.

*Daha çok bilgi veren tabela ve benzeri elementlerden istifade edilmeli.

* Yapılacak bir kısa film ile Aigai Antik Kenti tanıtılmalı ve  gelenler önce bu bilgilendirme ile karşılanmalı.

*Kazı bölgeleri halkın gezi güzergahının dışına çıkarılmalı.

 

Manisa için çok değerli olduğuna inandığım bölgeye bir süre önce yeni vali ziyaret etmiş. Etkisi çok olmamış ki yollarda yapılan asfaltlar bile üstünkörü…

Son sözüm şu;

Böyle bir antik kente sahip olan Manisa burayı daha ziyaret edilebilir hale getirmeli. Bu şehir Efes’ten geri kalır bir tarihi eser değil.

 

 

Sağcı- Solcu değil vatansever olmak

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Marksist-Leninist düşünce dediğimiz akımın (her ne kadar günümüzde bunu ifşa etmekten ve “ben marksistim” demekten utanıyorlarsa da) iki silahı vardır.

Yalan ve İstismar

Bu kafa, bu iki elementi kullanmaktan başka yetenek sahibi değildir.

1917 de Bolşevik ihtilali’ni yapan Lenin,

-Rus halkı Çar terörizminden kurtulacak, topraklar zenginlerden alınıp, topraksız onu işleyecek köylülere verilecek

Diyerek iktidara geldi.

Devrimden sonra eşi benzeri görülmemiş bir polis devleti kurulmuş,ve  halk eşinden bile şüphe edecek kadar endişeye düşürülmüş ve topraklar zenginlerden alınmış ama köylüye verilmemiştir.

Meşhur antikomünist yazar Fred Schwarz

-Hür dünya’da ve sosyalist devletlerde çok şöhretli komünistler tanıdım. Fakat doğru söyleyen bir komünist ve sosyaliste rastlamadım.”

demiştir.

1945 Çin Komünist Partisinin 7. Kongresinde MAO,

-Partimiz iktidara geldiğinde başta komşularımız olmak üzere herkese dostluk elimizi uzatacak, ancak içişlerine karışmayacağız” demişti.

MAO iktidara geldiğinde tam aksini yaptı.

Kore’de kardeşi kardeşe vurdurdu. Vietnam ve Kamboçya savaşlarını teşvik etmiş, perde arkasında organizatör olmuş, Filipinler ve Malezya’da yıllarca süren karışıklıkların da mimarı olmuştur.

Fidel Castro da BM toplantısında konuşurken

-Ben komünist değil sosyalistim”

demiş, ancak 6 ay sonra

-Küba’nın siyasi ve iktisadi her çeşit teması bundan sonra  ABD ile değil, SSCB ile olacaktır” diyerek çarketmiştir. Anlaşılan sosyalistlik onda 6 ay barınabilmiştir.

Yani;

Kendini sosyalist- Komünist- emek ve emekçiden yana diye tanımlayan bu arkadaşların hepsinin yalan ve istismar en büyük sermayesidir.

Türkiye’de solcuyum diye geçinen kişiler özellikle şöyle bir profil arzederler

*Türk solcularının çoğu Karl Marx’ı Rus zannederler. Değildir, Almandır.

 

*Marx hayatında hiç çalışmamıştır. Zengin burjuva karısının parasını yemiş onunla geçinmiştir. Türk solcularının zengin çocuğu olması belki bundandır.

 

*Karl Marx bütün sülale haham yetiştirmiş Yahudi bir ailenin çocuğu.

 

*Türkiye’de solcular işçi sınıfından, Marx, Lenin, Stalin’den bahsedip dururlar ama bu adamların yazdıklarını okumazlar.

 

*Dünyada fakirler, Türkiye’de ise zengin çocukları solcu oluyor.

Bu da bir başka garabet…

Şimdi;

Esas söylemek istediğim şu:

Bu vatan hepimizin.

İçinde yaşayan hayvanlar, hayvan-ı natıklar ve bütün dünya  kendi vatanını korumak kollamak zorundadır.

“Vatanı sevmek imandandır” diyen Peygamberin ümmeti vatanını korumak yerine dış güçlere karşı tek yürek olamıyorsa onun sağcı, solcu, sosyalist, komünist veya adı neyse  ondan olmasının hiçbir anlamı yoktur.

CHP’nin HDP ile 8 ay önce yaptıkları anayasa taslağını önce kabul etmek, sonra da yalanlamak bizim solcularımıza yakışan bir hareket ama, bu tavır hiçbir kalıba sığmıyor.

Yıllarını Hariciye vekaletinde geçirmiş bir kişinin bugün CHP Genel Başkan Yardımcısı olarak Türkiye’nin altını oyabilmek için Biden’den medet umması zilletlerin en büyüğüdür.

Sultan 2. Abdülhamid Han kendisini Hal’a gelenlere

-Hepiniz bu vatanın evladısınız. Ben değilse siz de bu ülkeyi idare edebilirsiniz. Ama aranızda Türk düşmanı Karasso’nun ne işi var?

demiştir.

Emanuel Karasso orada kandırılmışların içinde olarak onları yakından yönetiyordu. Bizimkiler gözlerini dikmişler düşmanlarımızdan emir ve destek bekliyor.

Alın size bir başka garabet daha…

Rabbim vatanımızı ve vatanseverleri korusun.

Bazı meseleler ve diyeceklerim

Yazılar içinde tarafından yazıldı

*Mali’den Fransa’ya kaçırılmaya çalışılan saf altın kolilerine el konuldu. Böylece Fransa’nın Mali’deki altın ve diğer değerli madenleri gümrüksüz kaçırdığı belgelendi.

Yıllardır Afrika’nın tüm değerli madenlerini avutma nedenleriyle insanların cahilliklerinden istifade ederek, inançlarını kötüye kullanarak yıllarca sömürdünüz. Şimdi eskiden elinizi kolunuzu sallaya sallaya yaptığınız işleri yapamayacaksınız. Artık Türk’ün devri başladı.

                            ***                                   ***                                    ***

*Almanya Dışişleri Bakanı  Maas “Eğer Türkiye AB’nin  Ankara’ya yönelik yaptırımlarını tartışmasını istemiyorsa Doğu Akdeniz’dekli provokasyonlarını durdurmalı. Aralık ayında alınacak karar Türkiye’nin atacağı adımlara bağlı dedi.

Birleşmiş Milletler de resmen kayıt altına aldığımız Mavi Vatan/Kıta sahanlığı egemenlik haklarımızı kullanmayalım. Sismik araştırma ve sondaj faaliyetlerimizi durduralım. Haklarımızdan vazgeçelim. İstiyorlar. Dünkü Türkiye’yi arıyorlar ve eski alışkanlıkları depreşiyor. Artık o tavırlarınızla sadece komik oluyorsunuz.  Sömürü düzeninizi Doğu Akdeniz’de de sürdüremeyeceksiniz. Aslında kafanıza koyun. Türk’ün olduğu hiçbir yerde eski dünya’ya dönemeyeceksiniz.

                            ***                                    ***                                    ***

*Almanya’da federal Meclis Ülkücü derneklerin yasaklanması talebiyle verilen önergeyi kabul etti.

Bozkurt işareti 500 milyonluk Büyük Türk ailesinin ortak simgesidir. Türkler, Batı Trakya’dan Sibirya’ya Doğu Türkistan’dan Tebriz’e Altaylar’dan Kerkük’e kadar BOZKURT işareti ile birbirlerini tanırlar. Dünyanın hiçbir ülkesi Bozkurt’u yasaklama cüretini gösteremez. Bunun faturasını mutlaka öderler

                            ***                      ***                      ***

*Küresel borçlar pandemi döneminde yüzde 15 artarak 272 trilyona ulaştı.

Dünyanın gayri safi milli hasılaları toplandığında bu kadar değer bulunamıyor. Dünya’nın gayri safi milli hasılası  59 trilyon daha eksilerde …Yani Küresel güçlere ürettiğimizden daha fazla borçlu görünüyoruz. Onlar da “paranın sahibi bizi biz ne dersek o olur” diyorlar. Herkesin bir hesabı var. Allahın da bir hesabı var. Kimse onu unutmasın.

 

Arşiv milletlerin hafızasıdır

Yazılar içinde tarafından yazıldı

Her millet tarihî bir mirasın sahibidir. Bu tarihî mirasın çok önemli bir bölümünü arşivler, kütüphaneler ve eski eserler gibi kültür varlıkları teşkil eder. Millet olabilme ve kalabilmede bu tür kültür varlıklarının büyük yeri ve önemi vardır.

Türkiye, arşiv malzemesi bakımından çok büyük zenginliğe sahiptir. Osmanlı Devleti’nden devralınan büyük miras, bugün Türkiye’yi dünyanın en zengin arşiv potansiyeline sahip sayılı ülkelerden birisi durumuna getirmiştir.

Osmanlı’nın hükümran olduğu topraklar üzerinde, başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere, hâlen kırka yakın bağımsız ülke yer almaktadır. Bu ülkelerin Osmanlı dönemlerindeki tarihlerinin en zengin kaynağı Osmanlı Arşivleri’dir.

Divan-ı Hümâyûn, Bâb-ı Âsafî, Defterhâne-i Âmire, Bâb-ı Defterî, Bâb-ı Âlî, Yıldız Sarayı defterleri ile nezâretler, vilâyet ve müfettişlikler (taşra arşivleri), Meclis-i Vâlâ ve Meclis-i Âlî-i Tanzimat gibi büyük dairelere ait “defterler” ve diğer “defter serileri” Salnameler’den Şeriyye sicil defterleri’ne, halktan alınan aşar ve diğer vergilerin bile Osmanlı’da bir kaydı bulunmaktaydı.

Osmanlı’dan bize tevarüs eden Osmanlı arşivleri teker teker incelendi, dijitale aktarıldı. Güzel şeyler yapıldı. Yapılıyor.

Ama

Hala Osmanlı’dan bize tevarüs eden varlığın tamamına hakim değiliz. Hepsinin teferruatına sahip değiliz.

Yıllarca tozlu raflarda ve rütubetli mahzenlerde saklanan Osmanlı vesikaları şimdilerde teker teker tasnif ediliyor Elhamdülüllah.

O belgelerin incelenmesı tamamlandığında Osmanlı’nın yaşama biçimi, devlet millet ilişkileri, aile ve toplum içindeki reel davranış biçimleri de ortaya çıkacak, Ecdadımız hakkında daha fazla şey öğrenmiş olacağız.

Belli başlı kütüphaneler dışında bir çok yazma eser de kişilerin ellerinde var. Bunların kişilerden alınıp değerlendirilmesi, rafta durmak yerine işlevselleştirilmesi iyi olur diye düşünüyorum.

Kanayan yaramızın bir tarafı da Yazma eserler maalesef yeteri kadar korunamadı.

Milli şef devrinde boşaltılan bir kütüphane bir arabacıya “Bunları al götür. İstersen Haliç’e at” diye  verilen eserler içerisinde İbn-i Sina’nın Ellugat’ı Fıttıp eseri de bulunmaktaymış Arabacının atmak üzere götürmekte olduğu yazma eserleri Bulgaristan büyükelçisi tesadüfen görmüş. Ve hepsini bir miktar da para vererek arabacıdan satın almış. Daha sonra  Milli şefin vagonlar dolusu okkası 3 kuruşa öldü fiyatına sattığı Osmanlı arşiv belgeleri de birleşince,  bugün en büyük Osmanlı arşivinin Bulgaristan’da olmasını mümkün kılmıştır.

Filvaki olayın bitişinden sonra Türk Hükümeti bu evrakların imha edilmemesini ve geri iadesini istemiş ama büyük miktarı geri alınamamıştır. Bulgaristan göstermelik işe yaramaz bazı evrakları iade ederek durumu idare etmiştir.

Bulgaristan’da olan  Osmanlı Arşiv Belgeleri gerçek varisi Türkiye’de olmalıdır.

Bu hadise bile arşivimize sahip çıkma konusunda ne kadar vefasız ve pervasız olduğumuzun ispatıdır.

Bir yolunu bulup Bulgaristan’a ne verilecekse bu belgelerin geri alınması sağlanmalıdır.

İbn-i Sina’nın eserinin bir fotokopisini bile Bulgaristan bizlere vermeyi kabul etmedi.

Bu da meselenin bir başka tarafı…

1 2 3 6
yukarı git